25 Ocak 2012 Çarşamba

EKONOMİNİN KOOPERATİF GİRİŞİMLERE İHTİYACI VAR MI ?

EKONOMİNİN KOOPERATİF GİRİŞİMLERE  İHTİYACI VAR MI* ?

                                                                                                     Dr. Ayhan ÇIKIN

Her şey değişiyor…

Çağımız, sürekli değişim ve gelişim süreci içinde… Yaşamın her alanındaki sorunların karmaşıklığı giderek artıyor. Ekonomi, yaşamın en önemli , “olmazsa olmaz” alanlarından biri… Ayrıntılara bakılmazsa, ekonominin sürekli büyüdüğü söylenebilir. 

Gelir dağılımı çok bozuk… Zengin ülkeler ile fakir ülkeler arasındaki ve/veya ayni ülke içindeki çok zengin toplum grupları ile çok fakir toplum grupları arasındaki gelir dağılımı arasında aşırı uçurumlar var. ..
Tüketimi aşırı pompalayan ve  üretimlerini kar motivasyonuna göre planlayan ticari/endüstriyel şirketler, doğanın biyolojik sistemini bozarak büyük bir çevre sorunu yaratmaktadırlar.  Daha güzel bir dünya kurmak için doğal bir özgecilik bilincini geliştirecek  yeni bir işletmecilik yaklaşımına ihtiyaç var.

Dünyanın doğal varlıkları giderek azalıyor. Bilim insanları, doğal kaynakların çoğunun bitmrkte olduğunu öngörmekteler.  Örneğin  hala en önemli enerji kaynağı olan petrolün 50-60 yıl içinde tükeneceğini hesaplayanlar var. Her insan, zenginler kadar tüketse, 11,4 Dünyaya, ABD’li bir yurttaş kadar tüketse, 6,8 Dünya’ya  ihtiyaç olacağı hesaplanmaktadır .  Bu tüketim hızıyla Dünya giderek yok oluyor. ..


Kalkınma modeli gözden geçirilmeli
Bu durumda ekonomik kalkınmayı salt kar ölçütlerine göre planlayan geleneksel- kapitalist işletmelerin durumlarının yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Çünkü, bu işletmeler, üretim kararlarını verirken bölüşümü de şekillendirmektedirler. Örneğin, üretimden piyasa fiyatları üzerinden pay alan üretim faktörlerinin gelirleri, sürekli emek aleyhine gelişmiş, kar ve faiz gelirlerinin bankalardaki birikimi, son onlu yıllarda Dünya reel gelirini ikiye katlamıştır. Bu da ekonominin işlemesi için temel kural olan “Toplam gelir ile Toplam harcamalar”ın eşitlenmesini imkansız hale getirmekte, ekonomi sürekli “bunalımlar”  üretmektedir.

 Yatırımın dinamiği…
Liberal ütopyaya dayalı geleneksel ticari organizasyonların kalkınma modeli “yatırım karının azamileştirilmesine” dayandırılmıştır. Buna karşıt olarak önerilen kalkınma modelinde, karın azamileştirilmesinden ziyade, daha çok “istihdam yaratılması” ve “zenginlik üretilmesi” araştırılmaktadır. Yatırım karları, istihdam yaratmadan ve mevcut istihdamı korumadan artıyorsa, bu yatırımlar toplum açısından bir anlam taşımazlar.
Yatırımlar yoluyla karın artırılması dinamiğinde iki gerçeklik ayırt edilir :
Ø  emeğe bağlı yatırımlar,
Ø  emeğe bağlı olmayan yatırımlar
Emeğe bağlı yatırımların özünde ,işyeri sahibi hem yatırımcı ve hem de yönetici konumundadır. İşyeri sahibi, yatırım yaptığı organizasyon içinde çalışır, işçisiyle, müşterisiyle, toplumla sürekli bağlantılıdır;
Emeğe bağlı olmayan (Sermayeye bağlı)  yatırımlarda ise sermaye sahibi, yatırımın konusu ile hiç bağlantısı olmayan bir realiteye sahiptir. O, sektörü ne olursa olsun, salt karını azamileştirmeyi araştırır, yatırımlarını sürekli daha karlı organizasyonlara doğru akacak şekilde finansal sermayenin akıcılığını izleyerek farklı bir işletmecilik/yöneticilik biçimine doğru gelişimini sürdürür.

Bir başka girişimcilik : Kooperatifçilik…
Bir buçuk asırı aşan bir zamandan  beri, kalkınmayı ve organizasyonların yönetimini tasarımlayan bir başka işletmecilik biçimi de vardır : Kooperatifler.
Kooperatifçilik, sermayenin araç olarak hizmet ettiği ve fazlaların (kapitalist dilde karın)  dağıtımı, yatırılan sermayeye göre değil, kooperatif girişim ile ortak arasında gerçekleşen ticari işlem üzerine oturtulmuş çağdaş bir vizyondur.
Ekonomi pratiğinde başlıca işletme modelleri şöylece gruplandırılabilir :
ü  Özel işletmeler (kar amacına yönelik çalışırlar);
ü  Geleneksel İşletmeler (Gelir yaratma amacına yönelik işletmeler);
ü   Kamu girişimleri (Kamu hizmetleri üreten girişimler).

Özel işletmeler, sermayeyi kar arayan işletme modelleridir. Bireysel veya şirket tipinde olabilirler.  Tarih boyunca varolagelmiş işletme tipidir. Bunlar kar amaçlı yatırımlar ararken istihdam yaratma, yeni katma değerler üretme ve çevre koruma konularını özen gösterecek şekilde yönlendirilmelidirler.

Kooperatif ekonomi modeli
Geleneksel işletmeler ise, daha çok emeğe dayalı yatırım yapan işletmelerdir. Amacı, aileye ait emek, sermaye, toprak,vb… üretim faktörlerinin gelirini artırmaktır; çoğunlukla aile işletmesi olarak adlandırılırlar; toplum bünyesinde en çok görülen işletmelerdir (çiftçiler, esnaflar,vb..).  Bu işletme tipleri pazarla bütünleşmek ve fiyatları kendi lehlerine çevirebilmek için başta kooperatifler olmak üzere çeşitli biçimlerde birleşerek yeni “ortaklık” tipleri yaratırlar. Son onlu yıllarda batı ülkelerinde “sosyal ekonomi modeli” olarak adlandırılan bu sektör üç temel bileşene dayanır :
ü  Gerçek bir ortak projeye dayalı kooperatifler;
ü   İmece, yardımlaşma sandıkları ve mediko-sosyal faaliyetleri;
ü   Ekonomik işlev üstlenen dernekler/vakıflar.

Kooperatifler,  ekonomik faaliyetlerin ortaklaşmalar yoluyla gerçekleştirilmiş yeniden gruplandırılmış bir tür şirketlerdir . Başlıca özellikleri :  kardan ziyade üyelerine / topluma hizmet amacı güderler; yönetim özerktir; demokratik karar süreçleri ile çalışır;  gelirlerin paylaşımındaki özelliği  risturn biçimindedir.


Kooperatifleri gerekli kılan nedenler…
Ekonomik teori açısından kooperatifleri gerekli kılan en önemli hayati neden bölüşümde görülen sıkıntılardır. Bilindiği gibi ekonominin en önemli sorunu üretmek ve üretileni paylaşmaktır.  Paylaşım mekanizması, üretim süreci içinde gerçekleşmektedir. İnsanlar, tükettikleri mal ve hizmetler için harcayabilecekleri gelirleri, sahip oldukları üretim faktörlerini (emek, toprak, sermaye, girişimcilik)  kullanarak yaratırlar.  Yani ulusal düzeyde üretim/gelir, üretim faktörlerine ödenen “faktör ödemeleri ” ile  belirlenmekte, ayni zamanda bu faktör gelirleri, insanların ihtiyaçlarını gideren mal ve hizmetlere harcanmaktadır.  Ayrıca ekonominin sağlıklı çalışması için “toplam gelirlerle, toplam harcamaların eşitlenebilmesi” gerekir.  Oysa, uzun yıllardan beri, sermayeye bağlı faktör gelirleri, emeğe bağlı faktör gelirlerini aşmış, 2008 krizi öncesinde tahminlere göre bankalarda biriken likit fonlar, dünya reel gelirinin iki katını aşmıştır. Bu durum, son büyük krizin tetikleyicisi olmuştur. Bunun da en önemli sebebi, üretimin, dolayısıyla gelirin, “insan ihtiyaçlarına göre planlayan işletmelerden” çok, “kar amacına göre organize eden işletmelerin” egemen olmasından kaynaklandığı söylenebilir.    Eğer, ekonomide üretim kararları “insan ihtiyaçlarına” yanıt arayan bir işletmecilik yaklaşımıyla çözümlenebilirse,
ekonomide harcanamayan gelir, dolayısıyla tüketilmeyen ürün kalmayacak demektir. Böylece, ekonomide “üretim-tüketim”, “toplam gelir- toplam harcama” dengesi kurulabilecek, ve ekonominin akıcı bir şekilde çalışması beklenebilecektir. Üretimi insan ihtiyaçlarına göre planlayan işletmeler  pazar koşullarında kooperatif işletmelerdir.
Burada gözden kaçırılmaması geren bir noktayı hatırlamakta yarar var : binlerce yıldır ekonomide yer almış, üretimini “karlılık” ekseni üzerine oturtmuş  kapitalist işletmelere, “kar” arayışları yanında, istihdamı artırma , çevreyi koruma ve geliştirme i konularında ek yükümlülükler getirmektir. Nitekim gelişmiş bazı ülkelerde, büyük sermaye şirketlerinin bazıları, kooperatif modelle kendi geleneksel modellerini birleştirme arayışları içine girmişlerdir.
Kooperatifler,  dağınık kaynakları ekonomiye sokarlar..
Özellikle tarımda üretim birimleri aile işletmesi durumundadırlar. Kapitalizmin bütün gelişmişliğine karşılık ABD’de tarımında  bile aile işletmeleri % 80’ler dolayındadır. Kooperatifler, piyasa mekanizması içinde, tek başına yerine getirilemeyen ekonomik ihtiyaçları yanıt ararlar ve üretim faaliyetlerini süreklilik kazandırırlar. Büyük ticari güçler karşısında küçük ekonomi birimlerinin, piyasada kendilerini savunmalarının en önemli araçlarıdır.
Ayrıca insanlar özerk olmak istemektedirler. Kooperatif girişimler, insanlara özerklik sunmaktadırlar.  Kooperatifler yoluyla “ortak nitelikli insanlar” bir araya gelerek toplumu sosyolojik olarak zenginleştirmektedirler. Kooperatifler, özel girişim modelini ortadan kaldırmamakta, aksine onun egemenliğini topluma yaymaktadır. Öte yandan kooperatifler yoluyla bir araya gelen insanlar arasındaki bağlar farklılaşmakta,  toplum  yeniden çeşitlenmekte ve zenginleşmektedir.

Kooperatifler, ayni ekonomik soruna sahip insanların bu sorununu çözebilecek bir “kooperatif proje” etrafında birleşmesi sonucunda ortaya çıkmış bir girişim tipidir. Yani kooperatif ortakları,  ortak bir proje  ile işletmesinin ve ailesinin projelerini (beklentilerini) gerçekleştirmenin yollarını bulurlar.  
Bir üretici kooperatife katılırken şu üç öğeyi dikkate almak durumundadır : ürününü veya hizmetini değerlendirmek; işletme yönetimini, mesleki faaliyetini ve yaşam kalitesini yükseltmek; kişisel ve mesleki projesini gerçekleştirmek.
Bir kooperatif,  ortağına şunları sağlamalıdır : tamamlayıcılık; sinerji; karşılaştığı karmaşık durumlar için çözüm; ürün muhiti; formasyon ve enformasyon; vb..
 Özetle, ekonomide üretimle bölüşüm arasındaki, zamanla birbiri ile çelişen ve bunalımlar üreten  fasit dairenin kırılabilmesi için geleneksel işletmelerin  üretimlerini planlarlarken, “kar” öğesinin yanına “çevre” ve “istihdamı artırma”  sorumluluğunu yüklenebilecek önlemler geliştirilmelidir.  Ayrıca  üretimi insan ihtiyaçlarına” göre planlayan işletmelere, yani “kooperatif girişimlere” ekonomi politikaları içinde daha fazla yer verilmelidir.

Dr. Ayhan ÇIKIN
Bornova, Ocak 2012
* Üretici Gazetesi, 10-16 Ağustos 2013,Yıl 8- Sayı 317, s.14

24 Ocak 2012 Salı

21. YÜZYILIN EŞİĞİNDE TÜRK TARIMI

                                   21. YÜZYILIN EŞİĞİNDE TÜRK TARIMI

                        T. Ayhan ÇIKIN


Son onlu yıllarda Türk tarımı, Cumhuriyet döneminin en bunalımlı günlerini yaşamaktadır. Yüzyıllar süren bitmez tükenmez savaşların ardından ulusal kurtuluş savaşının başarıyla sonuçlanmasında Türk halkının elindeki yegane kaynak tarımdı. Cumhuriyetin kuruluşu sonrasında  genç Türkiye’nin  yaptığı atılımlarda tek dayanak noktası tarımdı. Bugünkü sanayileşme sürecinin temel mayası, 1930’lu  yıllarda atılırken tarımdan başka basamak yapılacak bir sektör yok gibiydi. Bugünlerde  sümerbankı bitirdik, yakında tarihten silinir” söylemiyle  övünenlerin yetiştiği okullar ve sanayi kuruluşlarının hepsinin harcında Türk tarımının yadsınamaz payları vardır. Sanayileşmemiz onun omuzlarında yükseldi, dış ticareti, bankacılığı onunla öğrendik. Çok partili demokrasiye geçerken tarım odaklı tartışmalar hep gündemdeydi. Nasıl oldu bu ?

Türk ekonomisinin bu günlere gelmesinde, 1930’ların uygulamalarını eleştirenler, o günün koşullarında nasıl politikalar üretilip, yoksul bir ülkenin tek kaynağı olan tarımından nasıl bir  çağdaş Türkiye Cumhuriyeti yaratıldığını anladıklarını sanmıyorum. Nedir o günlerin politikasının özü ?

Öncelikle tek üretim kaynağı olan toprak potansiyelini ve onun üzerindeki insan kaynağını harekete geçirebilen bir sistem yaratmak… Yer altı kaynaklarını harekete geçiren politikalara bir yana bırakıyorum. Sadece tarım kısmını şöyle bir irdeleyelim : Öncelikle insan beslenmesinin temel kaynağı olan hububat  üretimini sürekli kılan ve onu pazara ve sanayiye sürekli ürün veren bir düzen kurmak (Toprak Mahsulleri Ofisi örneği). Ardından insanın temel giyim ihtiyacı olan pamuk ve pamuklu sanayini devreye sokmak (Tarım Satış Kooperatifleri ve  Sümerbank örneği); yine insanların önemli enerji kaynağı olan şekeri elde etme çabaları (şeker pancarı tarımını geliştirme ve şeker sanayi örneği[1]). Yabancıların elindeki Tütün Rejisini ulusallaştırarak yüz binlerce tütün yetiştiren aileye ve yeterli geliri olmayan maliyeye önemli gelirler yaratmak (Tekel örneği). Ayrıca tarımsal hammaddeleri kullanan sanayilerle (özel ve kamuya ait) tarım-sanayi bütünleşmesini sağlama çalışmaları. İş bunlarla da kalmıyordu. Tarımın ve tarıma dayalı sanayilerin finans desteğini yapabilecek finans kurumlaşması örneği (Ziraat Bankasının bu amaca uygun yapılandırılması ve Tarım Kredi Kooperatifleri örneği). Tarıma teknik girdi sağlayacak ve bunu çiftçinin tarlasına kadar ulaştıracak girdi üretimi ve dağıtım kanalları (Zirai Donatım Kurumu örneği). Daha bitmedi. Çiftçinin beyinsel gücünü, çevresindeki kaynakları algılayabilecek bir şekilde geliştiren bir eğitim ve yayım örgütünün kurulması ( Köy Enstitüleri ve Tarımsal Yayım Teşkilatı örneği).. .

Örnekler çoğaltılabilir . 1930’lar döneminin tarım politikalarını, daha doğrusu ekonomi politikalarını şöylece özetlemek mümkündür : her alanda üretimi artırmak için onun sanayisiyle, pazarıyla, hizmetler kesimiyle organik bir doku içinde çalıştıran bir ekonomi politikası. Zorunlu ve gerekli olarak bu politikanın en büyük aktörü Devlet olmak durumunda kalmıştır. Çünkü, yeterli sermaye, bilgi birikimi ve girişimci insan tipi yoktu. Ancak, özel girişimciyi de yolları tıkamamıştır… Bugün övündüğümüz tekstil sanayi , bu politikanın eseridir. Ne yazık ki, bu ülkenin bir bakanı çıkıp ta , “Sümerbankı bitirdik… “ sözüne bu kesimden bir tepki beklerdim… Ne yazık ki böyle bir tepki göremedim.

Bu politikaların rüzgarıyla 1980’li yıllara kadar dünyada iyi gelişen, dünyaya örnek gösterilen bir tarımsal gelişme yaşadık. Sonra ne oldu da Türk tarımı bugünkü “hazan” mevsimine girdi ? Tarımda rüzgarlar niye tersine esmeye başladı ? Bunun pek çok nedenleri sıralanabilir : tarımsal yapının bozukluğu, tarımı finanse eden  bir bağımsız banka sisteminin olmayışı, Türk çiftçisinin kendi öz potansiyelinin tarımda bir dinamizm yaratamaması, vb… pek çok nedenler ileri sürülebilir. Bunlar alt yapı sorunlarıdır. Alt yapı sorunlarının çözümü de siyasi sorumlulara aittir. O nedenle bu yazıda siyasi sorumluluk üzerinde durulacaktır. Çünkü…

**
Türkiye, AB’ye girme niyetini 1963’te ortaya koydu. 1980’de tam anlamıyla  piyasa ekonomisine geçişi benimsendi. Bütçe  ve dış ticaret açıkları, iç ve dış borçlanma ile kapatılmaya yönelindi. Ülke, son çeyrek yüz yıl içinde ulusal geliri boyutunda borçlandırıldı. Vergileme sistemi, adeta rant vergi sistemine dönüştürüldü. Tarım, iç ve dış ticaret hadleri aracılığı ile adeta sömürüye açıldı. Çiftçiler, kendi iç dinamiklerini harekete geçirebilecek bir eğitim sisteminden uzak kaldı. Tarım dışı kesimlerde müdahale sistemini kaldıran siyasi erkler, tarımın daha fazla sömürülmesi için, tarımsal girdi fiyatlarını yükselten, tarım ürünleri fiyatlarını düşük tutan politikalara ağırlık verdi. Çiftçi, kendini siyasi ve ekonomik konumlarda ifade edebilecek örgütlenmeden yoksun bırakıldı. Çiftçi ve işçi örgütlenmeleri üzerinde  siyasi erkin uyguladıkları kafa karıştırıcı yasal düzenlemeler ve uygulamalar, emekleriyle geçinenlerin bu sömürü sistemini kavramalarını zorlaştırdı. Kısacası, kırsal kesim, kendi dinamiğini yaratmada yetersiz kaldı. Tarım kesimi, finansal alt yapısız bırakıldı. 1970’lerde Köy Koop hareketiyle  yaratılan dinamizm, 1980’lerde kırıldı. Örneğin, tarım yanında , kooperatiflerin finans alt yapısı çeşitli bahanelerle engellendi. 1970’lerde, Köy Koop’un satın aldığı bir banka, dönemin maliye bakanı tarafından bir gecede, sermaye artırımı yapılarak, bu bankanın o yıllardaki bir başbakanın yeğenine aktarılması sağlandı. 1980’li yıllara doğru yoğunlaşan Stand-by anlaşmaları ile tarıma yapılan destekler, teker teker ortadan kaldırıldı. 2000’li yıllarda çıkarılan tütün ve şeker yasalarıyla, tarımın bu gözde sektörlerinin piyasa alanları yabancılara adeta peşkeş çekildi. Tarımsal KİT’ler özelleştirilerek, tarımın sanayi ve pazar ile ilişkileri kurumsuzlaştırıldı. Bunların yerine yeni  kurumsal yapılar oluşturulmadı. Örneğin Yunanistan, Türkiye’deki TMO’sine benzer bir kurumunu özelleştirirken, bunu alabilecek ve yönetebilecek çiftçi kooperatiflerini yaratmak için 15 yıl uğraş verdi.

Son çeyrek yüzyıldır, Türkiye’nin siyasi sorumluları, çiftçilere Dünya ölçeğinde rekabet etmelerini söylüyorlar. 1994’de GATT Uruguay Tarım Ticaret anlaşmasını, 1995’de AB Gümrük Birliği ,Dünya Bakası ile  Stand-by anlaşmaları imzalanırken tarımın  mevcut yapısının Dünya rekabetine açılmaya elverişli olup olmadığı hiç düşünülmedi mi ? Düşünülmediyse, tarımın bu gün düştüğü sıkıntıdan sorumlu olanlar çiftçiler mi, yoksa, Türkiye’yi uluslararası rekabete açan anlaşmalara imza koyan siyasi sorumlular mı ?

AB ile bütünleşmek elbette büyük bir proje. Bu projenin getireceği olduğu gibi götüreceği de var. 1950’lerden sonra  tarıma uygulanan politikalar, çiftçiyi piyasa ekonomisine adapte olmaktan çok, 1930’ların projesi çerçevesi  içinde oluşturulan kurumsal dokulardan yararlanarak, seçimden seçime biraz yükseltilen girdi ve çıktı destekleri olmuştur. Seçim kazanmak amacıyla. Türkiye’nin mali politikaları, reel üretim yerine, rant tipi vergilendirmeye dönük olduğundan, tarım piyasada oluşan fiyatlar yoluyla bu açığı kapatacak şekilde organize edildi. AB  uyguladığı tarım politikaları ile önce  kendine yeterli bir tarım yarattı. 1980’lerden sonra da bu politikalarla, tarımda ihracatçı bir konuma geldi. 1960’larda tarım ürünleri bakımından net ithalatçı olan AB, bugün net ihracatçı yapıya ulaştıysa, burada piyasa mekanizması içinde kooperatifleşmenin rolü inkar edilemez.

Türkiye’nin AB müzakerelerinde en sıkıntı çekeceği dosya Tarım Dosyasıdır. Bunun nedenleri bütün ayrıntılarıyla basında yer almaktadır. Tarımda son yarım yüzyıldır yapamadığımızı şimdi AB kanalıyla yapmak durumunda kalacağız. Bu , en az bir nesil çiftçinin oldukça sıkıntılı yıllar geçireceği anlamındadır. Gelecek kuşaklar rahat edebilecekler mi ? Bu müzakerede Türk tarafının başarısına ve uygulamalara bağlı olacaktır. Özellikle hayvancılık, tütün, pamuk, şeker ve hububat üreticilerinin oldukça sıkıntılar yaşayacağını söylemek pek te kehanet olmayacaktır. Öncelikle tarımsal alt yapıyı, tarım işletmelerini belirli bir ölçeğe getirerek rekabet gücünü geliştirmek durumundayız. Tarım- sanayi-hizmetler dizisinde yer almasını sağlayacak  örgütlenme (özellikle kooperatifçilik) konusunda örgün ve yaygın eğitim verecek önlemleri almalıyız. Bugünkü rekabet düzeni içinde finans kuruluşu olmayan sektörlerin yaşama şansı  zordur. Onun için tarımı ve onun kooperatiflerini kucaklayan bir banka sistemi oluşturmak zorunludur.
Yıllar önce söylediğim bir sözle yazımı noktalamak istiyorum: “Türkiye tarımsız, tarım kooperatifsiz gelişemez” (Cumhuriyet,21.08.1991 )        

Dr. Ayhan ÇIKIN


[1] Türkiye’de ilk şeker fabrikasının temeli 1925’de Uşak’ta atılmıştır; ilk şeker üretimi Alpulu şeker fabrikasında gerçekleştirilmiştir; 1933’de Eskişehir, 1934’de Turhal şeker fabrikaları devreye girmiştir. 1932 yılında Şeker Enstitüsü kurulmuştur. (AÇ).

11 Ocak 2012 Çarşamba

Uluslararası Kooperatifler Birliği (ACI), G20 devlet ve hükümet başkanlarına mektup gönderdi

Uluslararası Kooperatifler Birliği (ACI), bir milyar kooperatifçi adına, 2 Kasım 2011 tarihli mektubunda, G20’lerin devlet ve hükümet başkanlarına , uluslararası  örgütlerce Devletlere gönderilen kamu politikalarının hayata geçirilmesinde, kooperatiflerin özelliklerinin dikkate alınmasını öğütledi.  Mektubun metni aşağıda verilmiştir  :
G20 DEVLET VE HÜKÜMET BAŞKANLARINA BİR MİLYAR KOOPERATİFÇİ ADINA AÇIK MEKTUP

                                                                                                                                                             2 Kasım 2011

Bay,bayan Devlet ve Hükümet Başkanları ,

Bir milyar bay ve bayan kooperatif üyeleri  adına sizi Cannes’da  karşılarken,  yüzleştiğimiz tüm ekonomik, toplumsal ve çevresel sorunlara etkili ve hızlı olarak yanıtlamak için kendi önerilerini sizlere iletiyorlar.

Uluslararası  Kooperatifler Birliği (ACI) tarafından formüle edilmiş, kooperatiflerimizin temel değerleri, girişimlerimizin   alanındaki ekonomik ve toplumsal başarısını  açıklar : serbest giriş, üyeler tarafından demokratik yönetim ve denetim, kooperatif hizmetin, iş arkadaşlığı çerçevesinde, üyelerin hizmetine sunulmasın yönetimi.
İster kendi faaliyet sektörü içinde olsun, isterse serbest çalışanlar olsun, kooperatiflerimiz,  kendi toplumunun ve ülkesinin kalkınmasına , üyelerinin bağımsızlaşmasına katkıda bulunmaktadırlar. 
Ayni zamanda kooperatiflerimiz, adil ticaret ve mikrofinans sayesinde uluslararası  gelişmenin de mükemmel vektörlerini oluşturmaktadırlar.
Birleşmiş Milletler, 2012 yılını Uluslararası Kooperatifler Yılı ilan etti. Konusu : “Daha iyi bir dünya  yaratan kooperatiflerin”  katkısını tam olarak  gözü önüne koyabilmektir.  Üye olan herkesin özgürlüğü adına, girişimlerin çeşitlenmesi adına kooperatifler şunları talep ederler :


ü  küresel ekonomide  girişim biçimlerinin çeşitliliğini daha  da artırma : ekonomik ve sosyal hiçbir faaliyet alanı kooperatiflere kapatılmamalıdır;
ü  Devletler olarak, uluslararası örgütlerce, kamu politikaların tanımında ve çalıştırılmasında kooperatifleri finansa etme ve hukuki modelinin özgüllüğünü  ve orijinalitesini sistematik açıklanmasını sağlama ;
ü  Öteki girişimlere göre ayrım yapılmaksızın modelimizin değerlendirilmesi  ve  hesaba katılması.

Kendileri, toplumu ve 7 milyarlık insanlık  için faydalı bir eyleme, bu dünyada var olan her insan için gerekli  ve yararlı yönlendirmelere, bir kooperatif ortamında  karşılaştığınızı ümit ediyoruz.  Daha iyi bir dünya kooperatiflersiz kurulamayacaktır.