18 Mayıs 2015 Pazartesi

YİNE BÖLÜŞÜM ÜZERİNE…


Türkiye çok büyük bir ülke.
Dolayısıyla çeşitli sosyo-ekonomik  çelişkilere de sahip.

Veri olan doğal kaynaklarla, yine kendi kendini üreten emek arasındaki karşılıklı etkileşimi dengeye ulaştırılmasıdır aslolan. 

Bu dengesizliği daha da olumsuzlaştıran bir üçüncü faktörde emek ve doğa faktörünü daha etkin kılan sermayedir.

Bilindiği gibi üretimin en önemli öğesi  olan bu üç faktör –doğa, emek , sermaye- yine emeğin farklılaştırılmış bir kategorisi olan, bazılarının teşebbüs, bazılarının da “management” kabiliyeti  dediği  örgütlenme ile üretim gerçekleşir.

Üretim ve bölüşüm iç içe olan bir süreçtir.

Üretim ve bölüşüm, birbirini bütünleyen bir olgudur.
Klasik  ekonomi kitapları üretimden işçinin  ücret, doğa sahiplerinin rant, sermaye sahiplerinin  faiz, girişimcilerin de kar olarak paylarını aldığını yazarlar.

Kısacası işçinin ücreti, sermayenin faizi, doğanın (toprak)   rantı daha üretimin başında sistem ve müteşebbis tarafından belirlenir. Geriye kar kalıyor.  Yani girişimcinin, daha üretimin başlarında ücreti, faizi ve rantı belirlemede etkin rolü vardır; tabii burada siyasi erkin katkısı da  önemli rol oynar.

Çoğu kez girişimci toprağın ve sermayenin önemli kısmına sahip kişidir. Ancak eksik finansman kaynağını başkalarından – özellikle banka sisteminden – alarak faizin bir kısmını başkalarına devredebilir.

Bu olguyu ulusal boyutta bakarsak;
 {sermayenin üretime aktarılan kısmı (c ) + ücretler (v) = üretim maliyetleri (c+v)’ni verir.

Ürünlerin pazardaki fiyatlarla çarpımı da üretim değeri (p)’ni verir. Üretim değerinden  maliyetler  düşülürse  “fazla” ya da “artık” (s) elde edilir:

                                    p – (c + v ) = s

Yani ürünün piyasa değerinden maliyetler çıkarılırsa kalana “artık” (s) denir. “Artık” ya da literatürdeki adıyla “artı değer”  sermaye faizini, varsa  toprak rantını ve girişimcinin karını içerir.

İşte bu bölüşüm sürecinde  kapitalist ekonomide bir çelişkiler senfonisi yaşanmaktadır. Bilindiği gibi Marxist ekonomide  “artık/ ücretler”  sömürü oranını belirler. Bu oranın özellikle  Türkiye’de çok yüksek olduğunu söylemek bir kehanet değildir.

İşgücü ile  “artık”ın   sahipleri arasında kıyasıya bir iktidar mücadelesinin kökü burada yatmaktadır. Fiyat ve ücret politikasını denetleyebilen kitle “ücretleri” ve “artık” ı kendi lehlerine çevirebilirler.

 Normal klasik batı demokrasisi içinde üretimin büyümesi ile hem ücretler , hem de sermaye birikim kaynakları (i) artırılabilir. Ve Keynesgil ekonomide  her zaman  “artık”ın “yatırımlar”a eşitlenerek makro-ekonomik dengenin kurulacağı varsayımı geçerlidir. Bu varsayımın geçerli olmadığını 2008 finansal krizi bir ders niteliğinde, en çıplak şekliyle ortaya koymuştur.

Çünkü yüzlerce yıldır banka stoklarında toplanan bu “artık”ın parasal boyutu küresel düzeyde alım-satıma konu olan mal ve hizmetlerin toplamına kat be kat aşmıştır[1]. Ekonominin genel işleyişine bu kadar çarpık bir konuma getiren bu sistemin yeniden gözden geçirilmesi gerekir…
Özellikle son onlu yıllarda “Kooperatif işletmeciliği” alternatif bir işletme sistemi olarak ön plana çıkarılmaktadır[2].


Dr. Ayhan ÇIKIN


[1] Bu konuda veri bulmak zor olmakla birlikte, basında çıkan haberlere göre 5-10 kat arasında olduğu tahminleri yapılmaktadır. Daha ayrıntılı bilgi için bkz:  http://www.economist.com/content/global_debt_clock


http://blog.radikal.com.tr/ekonomi-is-dunyasi/yine-bolusum-uzerine-98633#

Hiç yorum yok: