Türkiye çok büyük bir ülke.
Dolayısıyla çeşitli sosyo-ekonomik çelişkilere de sahip.
Veri olan doğal kaynaklarla, yine kendi kendini üreten emek
arasındaki karşılıklı etkileşimi dengeye ulaştırılmasıdır aslolan.
Bu dengesizliği daha da olumsuzlaştıran bir üçüncü faktörde
emek ve doğa faktörünü daha etkin kılan sermayedir.
Bilindiği gibi üretimin en önemli öğesi olan bu üç faktör –doğa, emek , sermaye- yine emeğin farklılaştırılmış bir kategorisi
olan, bazılarının teşebbüs, bazılarının da “management”
kabiliyeti dediği örgütlenme ile üretim gerçekleşir.
Üretim ve bölüşüm iç
içe olan bir süreçtir.
Üretim ve bölüşüm, birbirini bütünleyen bir olgudur.
Klasik ekonomi
kitapları üretimden işçinin ücret, doğa sahiplerinin rant, sermaye sahiplerinin
faiz, girişimcilerin de kar
olarak paylarını aldığını yazarlar.
Kısacası işçinin ücreti, sermayenin faizi,
doğanın (toprak) rantı daha üretimin başında sistem ve
müteşebbis tarafından belirlenir. Geriye kar kalıyor. Yani girişimcinin, daha üretimin başlarında
ücreti, faizi ve rantı belirlemede etkin rolü vardır; tabii burada siyasi erkin
katkısı da önemli rol oynar.
Çoğu kez girişimci toprağın ve sermayenin önemli kısmına
sahip kişidir. Ancak eksik finansman kaynağını başkalarından – özellikle banka
sisteminden – alarak faizin bir kısmını başkalarına devredebilir.
Bu olguyu ulusal boyutta bakarsak;
{sermayenin üretime aktarılan kısmı (c ) +
ücretler (v) = üretim maliyetleri (c+v)’ni verir.
Ürünlerin pazardaki fiyatlarla çarpımı da üretim değeri (p)’ni verir. Üretim
değerinden maliyetler düşülürse “fazla”
ya da “artık” (s) elde edilir:
p
– (c + v ) = s
Yani ürünün piyasa değerinden maliyetler çıkarılırsa kalana “artık” (s) denir. “Artık” ya da literatürdeki adıyla “artı değer” sermaye faizini, varsa toprak rantını ve girişimcinin karını içerir.
İşte bu bölüşüm sürecinde
kapitalist ekonomide bir çelişkiler senfonisi yaşanmaktadır. Bilindiği
gibi Marxist ekonomide “artık/ ücretler” sömürü
oranını belirler. Bu oranın özellikle Türkiye’de çok yüksek olduğunu söylemek bir
kehanet değildir.
İşgücü ile “artık”ın
sahipleri arasında kıyasıya bir iktidar
mücadelesinin kökü burada yatmaktadır. Fiyat ve ücret politikasını
denetleyebilen kitle “ücretleri” ve “artık” ı kendi lehlerine
çevirebilirler.
Normal klasik batı
demokrasisi içinde üretimin büyümesi ile hem ücretler , hem de sermaye birikim
kaynakları (i) artırılabilir. Ve Keynesgil ekonomide her zaman
“artık”ın “yatırımlar”a eşitlenerek makro-ekonomik dengenin kurulacağı
varsayımı geçerlidir. Bu varsayımın geçerli olmadığını 2008 finansal krizi bir
ders niteliğinde, en çıplak şekliyle ortaya koymuştur.
Çünkü yüzlerce yıldır banka stoklarında toplanan bu
“artık”ın parasal boyutu küresel düzeyde alım-satıma konu olan mal ve
hizmetlerin toplamına kat be kat aşmıştır[1].
Ekonominin genel işleyişine bu kadar çarpık bir konuma getiren bu sistemin
yeniden gözden geçirilmesi gerekir…
Özellikle son onlu yıllarda “Kooperatif işletmeciliği” alternatif bir işletme sistemi olarak ön
plana çıkarılmaktadır[2].
Dr. Ayhan ÇIKIN
[1]
Bu konuda veri bulmak zor olmakla birlikte, basında çıkan haberlere göre 5-10
kat arasında olduğu tahminleri yapılmaktadır. Daha ayrıntılı bilgi için
bkz: http://www.economist.com/content/global_debt_clock

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder