S. 1. Sayın Çıkın. Bildiğim kadarı ile 30 yılı aşan üniversite yaşamınızda kooperatifçilik konusunu meslek uğraşınızın en önemli parçası yaptınız. Bunun nedenini anlatır mısınız?
Y. 1. Öncelikle bu konu ülkenin sosyal ve ekonomik yapısından kaynaklanıyor. Türkiye ekonomisinde rol alan ekonomik birimlerin büyük çoğunluğu küçük ölçekli işletmelerdir. Hele kentsel yörelerdeki esnaf kesimi ile kırsal yörelerdeki çiftçi kesimi rekabetçi ekonomi koşullarına tek başlarına ayak uydurmalarını, ekonominin dinamik bir yapı kazanmasını sağlamak için piyasa koşulları içinde ayakta durabilecek “ekonomik birimler” oluşturmak gerekir. Bunun en önemli aracı şirketleşmedir. Ekonomide anonim, limitet, kolektif, kooperatif şirket gibi çeşitli şirketler vardır. Her şirket tipi ekonomik birimlerin (üretici, tüketici, tasarruf sahibi, emek sahibi,vb..) kendisine özgü sorunlarını piyasa sistemi içinde çözüm sunar. Örneğin tasarruf sahibi kişilerin , bu tasarruflarını değerlendirmesinde anonim şirket tipi en önemli şirkettir. Oysa dar bir coğrafyada, insanların emeğini, birikmiş sermayesini bir hizmet veya ürüne dönüştürebilecek şirket tipi ise kooperatiflerdir. Dünya nüfusunun yarısından fazlasının açlık sınırına yakın bir gelir düzeyine sahip olduğu düşünülürse “kooperatif çözümleri” göz ardı etmek mümkün değildir. Örneğin Türkiye’de nüfusun yüzde 37’sinin açlık sınırının altında bir gelire sahip olduğu düşünülürse bu ülkede kooperatif çözümden yararlanmamak düşünülebilir mi?
S. 2. 1991’de sosyalist bloku çöktüğünde “tarihin sonu geldi”, “sosyal devlet kavramı bitti”, “şimdi küreselleşme devri başladı” gibi kavramlar ortalıkta dolaşmaya başladı. Siz, bu ortamda hala kooperatifçiliğin bir umut olduğunu söyleyebiliyor musunuz ?
Y. 2. Elbette. Bilindiği gibi ekonominin iki temel sorunu var : üretmek ve bölüşmek. Üretime katılamazsanız, bölüşümü de katılamazsınız. Üretim, insanları ihtiyaç duydukları mal ve hizmetleri, onların ihtiyaç duyduğu miktar ve kalitede çoğaltmak demektir. Bölüşüm ise, en yalın ifade ile, ihtiyaç duyduğunuz mal ve hizmetleri piyasa koşullarında satın alabilecek makul bir gelir düzeyini size sağlanması şeklinde bakılabilir. Özetle, ekonomide üretim ve bölüşüm, ekonomik birim olan işletmelerde eş-anlı olarak gerçekleşmektedir. Yine bilindiği gibi üretim faktörleri, üretimin parasal yansıması olarak paylarını ücret, rant, kar ve faiz olarak almaktadırlar. İnsanlar yukarıda sayılan üretim faktörlerinden birine, veya bir çoğuna birden sahip az veya çok miktarlarda sahip olabilirler. İşte insanlar, sahip oldukları üretim faktörlerini çeşitli firmalara sunarak nihai üretimin parasal karşılığı olan ulusal gelirden paylarını düşeni alırlar. Buna ekonomi dilinde “fonksiyonel bölüşüm” denilir.
Pekala, bugünkü sistemde insanların ihtiyaçlarını tatmin edebilecek düzeyde mal veya hizmet, ya da daha teknik deyimi ile “ulusal gelir” üretebiliyorlar mı? Yine insanlar, üretilmiş ulusal gelirden dengeli bir şekilde, hakkı olan gelirlerini alabiliyorlar mı?
20. yüzyılın ilk çeyreğinde bu sorunu çözebilmek için gündeme gelen ve 1991’e kadar varlığını sürdüren “Merkezi Planlı Ekonomi”ler bu soruna çözüm bulabildiler mi? Yine 20. yüzyılın son onlu yıllarında sosyalist blokun çökmesiyle birlikte “küreselleşme” rüzgarını da arkasına alan kapitalizmin yeni ekonomi düzeni, bu konu da nasıl bir çözüm öneriyor ? Yeni kapitalist çözümlerin “dengeli ve hakkaniyete dayalı bir gelir bölüşümü” projesi var mı? Ben şahsen göremiyorum. Sadece muğlak bir küreselleşme kavramı içinde yeniden sömürgeler yaratma süreci hayata geçirilmeğe çalışılıyor.
Kısacası, ekonomi, herkesin ihtiyacı olan mal ve hizmetleri üretemediği gibi, “bölüşüm” sorununu da adil bir çözümü gündeme taşıyamamıştır. Yeni ekonomi düzeninin en önemli ekonomik birimleri olan “çok uluslu şirketler”de piyasa mekanizmasını kendi lehlerini çevirme projeleri ile “yeni sömürgecilik anlayışı”nı dünyaya egemen kılmaya çalışmaktadırlar.
Bu açıdan bakıldığında kooperatifler, - tabii siyasal erklerin ekonomi politikaları içinde çözümün önemli bir parçası olarak yer almak kaydıyla -, 21. yüzyılın umut kapısı olarak milyarlarca insanı ilgilendirecek demektir.
S. 3. Dünya ekonomisinde ne gibi gelişmeler oluyor ? Kooperatiflerin bu gelişmelere ayak uydurması mümkün mü?
Y.3. Dünya ekonomisinde 1980’lerde büyük bir kırılma yaşandı. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra kapitalizmin seçeneksiz kaldığı savı güçlü bir şekilde seslendirilmeğe başlandı. İletişim teknolojilerinin desteğinde, çok uluslu şirketlerin denetiminde “yeni ekonomi düzeni”nin sömürgeleştirme modeli, küreselleşme ile özleştirilmeğe çalışıldı, çalışılıyor. Bu olgu, küreselleşme kavramı içinde “seçeneksiz” bir durum olarak sunulmaktadır. Oysa doğada seçeneksizlik olgusu pek gözlenmez. Bilim, doğadaki farklı seçeneklerin en uygununu bulma ve topluma sunma eylemidir. Teknoloji ise, bilimin ürettiği bilgilerden yararlanarak yaşamı kolaylaştırıcı araç ve gereçleri yaratma/üretme sürecidir. Ekonomi de, mevcut teknolojilerden yararlanarak insanların gereksinim duyduğu mal ve hizmetleri, onların istediği miktarda, kalitede, istediği yerde ve koşulda üretmek ve dağıtmakla yükümlüdür. Bu açıdan bakıldığında dünya ekonomisi için şu soruların sorulması ve yanıtlarının araştırılması gerekir :
• Ekonomik güçler belirli ellerde mi toplanmaktadır?
• Ekonomik erk ile siyasi erkler birleşiyor mu? Bunları kaynaştırıp birleştiren ulusal ve uluslararası kurumlar nelerdir?
• Görünüşte ekonomiden elini çeken devlet, birileri adına ekonomiye daha farklı ve daha fazla mı müdahale etmektedir?
• Çok uluslu şirketlerin gelişmesi ve yayılması neyi ifade etmektedir? Piyasa ekonomisinin “kutsal rekabet bakireliği” korunabilmekte midir?
• Ekonomi, salt kar için mi programlanmaktadır? Ekonomiyi, “insan ihtiyaçlarını karşılayacak mal ve hizmet üretimi ve bölüşümüne göre programlayacak başka işletme tipleri yok mu?
• Ekonomi ve özellikle işletmecilik eğitimi, niçin salt “yatırımlara kar getirisi” üzerine yoğunlaştırılmıştır ? Diğer üretim faktörlerinin getirisini dikkate alan işletmecilik (ve ekonomi) eğitimi geliştirilemez mi ?
• ….
Sorular daha da uzatılabilir. Görülen odur ki, siyasi erkler, yoksul ve emeği ile geçinen insanlardan çok, az sayıdaki sermaye gruplarının “çok miktardaki sermayeleri”ni daha çok kazandıracak şekilde programlanmışlar. Böyle ortamda “demokrasi” ile “ekonomi yönetimi” büyük çelişkiler yaşamakta, siyasal demokrasi, ekonomiye feda edilebilir bir konuma sürüklenmektedir. İşte bu çelişkiyi azaltmada ya da ortadan kaldırmada, kooperatifler topluma önemli seçenekler sunabilecek özelliklere sahiptirler.
S. 4. Bölüşüm sorununa kooperatifler nasıl katkıda bulunabilirler ?
Y. 4. Ekonomide pazar kavramı önemli bir kavramdır. Pazar, salt kapitalist işletmeleri açısından değil, kapitalist olmayan işletmeler açısından da önemli bir kavramdır. O nedenle pazar (piyasa) kavramının çok yönlü incelenmesi kanısındayım. Ayrıca rekabetçi piyasanın, ekonomide rasyonelliği getireceği, üretimde kullanılan kaynakların verimli kullanılmasının koşullarını yaratacağı varsayımı kabul edilir. Böyle bir ekonomik yapıda bölüşüm süreci iki aşamada gerçekleşir :
a) Bireysel gelir bölüşümü süreci : kapitalist ekonomi yanlıları, herkesin piyasaya sunduğu mal ve hizmet veya üretim faktörlerine göre bir gelir elde edeceğini kabul ederler. Böyle bir yaklaşımın ekonomide itici bir güç yarattığı kabul görür. İnsanların sahip oldukları emek, sermaye,girişimcilik veya mülk gibi faktörleri, ürettiği ürün ve hizmetleri piyasa mekanizması içinde üretecek/pazarlayacak girişimler yaratması ekonomide bir canlılık yaratacaktır. Önemli olan böyle bir sistemin sağlıklı çalışabilmesini sağlayacak teknik, ekonomik ve hukuki altyapısının oluşturulmasıdır. Kooperatifler böyle bir ekonomik ortamda, fiyatların oluşumuna, pazar yapılarının iyileştirilmesine, ürünlerin farklılaşmasına, yaşam mekanlarının koşullarının iyileştirilmesine,vb.. katkıda bulunarak, sosyo-ekonomik bir işlevi yerine getirirler; ortaklarının ekonomiden ve toplumsal refahtan daha fazla pay almalarını sağlarlar.
b) Ekonomide gelirin fonksiyonel bölüşümü sürecinde daha çok siyasi mekanizma etkilidir. Her ne kadar siyasilerin büyük çoğunluğu ekonomide devletin yerini küçültmeye hedefleseler de, özellikle Merkez Bankası aracılığı ile para ve finans piyasalarını yönlendirmeleri , tamamiyle siyasal bir tercihtir.Hükümetlerin, üretimin emek ve sermaye sahipleri arasında bölüştürmelerinde “faiz”i bir araç olarak kullanmaları ve bunun için Merkez Bankası gibi çok önemli bir kurumu yönlendirmesi , siyasal erki ekonomik kaynakların gelirlerinin belirlenmesinde önemli bir aktör durumuna getirmektedir. O nedenle toplum içindeki bazı gruplar, devletin ekonomiden elini çekmesini isterken , ayni devletin makro ekonomik politikaları yönlendirmesinden vazgeçememektedirler. Hatta siyasi erklerin, makro ekonomik kararlarını etkileyerek , kendi gruplarının ekonomiden alacağı payı yükseltmenin yollarını açmaktadırlar. Örneğin faiz oranlarının yükseltilmesi, toplam üretimden (ulusal gelirden) sermayenin payının artması, emeğin payının azaltılması demektir. O nedenle emek ağırlıklı işlerden (çalışanlar,çiftçiler, küçük esnaf,vb..) geçimini sağlayanlar, bir yandan mal ve hizmet piyasalarında kooperatifler aracılığı ile örgütlenirken, devleti yöneten siyasi kadroları da etkileyebilmek için de sendikalar şeklinde örgütlenmelidirler. Bilindiği gibi ekonomide ve toplumda güçlü olan gruplar, siyasi kadroları da rahatlıkla etkileyebilmektedirler.
(06.04.2010’da indirildi)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder