14 Aralık 2015 Pazartesi

KOOPERATİF DEVRİM


KOOPERATİF DEVRİM

Tarım ve gıda sektöründe kooperatif devrim nedir ?
Kooperatif devrim, gelecek kuşakların destekleyebileceği ve karşı karşıya kaldığımız karmaşık dünyada sürdürülebilir, sessiz, ancak zorunlu bir devrimdir.
Son onlu yıllarda , günümüz ekonomik ve politik kararların alınmasında ve uygulanmasında pek çok ülke hükümetleri yetersiz kalmaktadırlar. Hatta neredeyse bu kararların uluslararası düzeyde olouşturulma süreci yaşanmaktadır.
Dünyanın krizlerle bunaldığı bir dönemde başıboş finans kapitalizmine karşı yeni bir model oluşturulma arayışı, pek çok bilim insanını ve ciddi politikacılarını  meşgul etmektedir. Ne yazık ki  böyle bir dönemde, ülkemizde bu konunun ciddiyetinin ne akademik kesimlerde , ne de siyasi kadrolarda fark edildiğini söylemek güçtür.  Öncelikle bu konunun ciddi bir bilgi ve siyaset üretme ile ilişkili olduğunu vurgulamak gerekir.
Kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri tarım, hiç bir dönemde son onlu yıllardaki kadar kan kaybetmemiştir. Özellikle 1980’lerden sonra uygulamaya konulan ekonomik politikalarla Türkiye tarımı ve ekonomisi finansal kapitalizminin kollarına şartsız –şurtsuz teslim edilmiştir. Özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinde  gelişmekte olan ülkelere dayatılan liberalleşme ve yeniden yapılanma mitleri , 2008 mali krizi ile paramparça olmuştur.  Türkiye’nin yeterince geliştiremediği sanayisi de, mali kurumları da hızla yabancı sermayenin denetimine geçmiştir. Büyük çoğunluğun çıkarına  pazarların düzenlenmesi ve rekabeti iyileştirmenin tek aracı olarak bakılan rekabet politikaları, yetersizliklerini ve ahlak bozucu etkilerini her yıl artırarak sürdürmektedir.
Tüm ülke halkı  ekoloji, sürdürülebilir kalkınma, beslenme konularındaki endişelerini yüreğinde duyumsamaktadırlar.
Bu durumda ne yapmalı ?
 Konu ülkenin akademik ve politik çevrelerinde  tüm boyutlarıyla tartışılmalıdır.
Burada ciddiyetle üzerinde durulması gereken husus,  ülke tarımının kooperatiflerle kucaklaşmasını sağlayabilecek önlemleri devreye sokmak olmalıdır.Ülkemizin geleceği için sürdürülebilir kalkınmayı  gerçekleştirebilecek yükümlülükler,  tarımda kooperatifleşmenin gerekliliği küresel bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye, ekonomisinin gördüğü  ekolojik değişikliği merkezinde taşıyan  sektörlerde (tarım-gıda, enerji ve çevreye bağlı hizmetler) önemli kapasitelere sahiptir.
Böylece , gelişmiş pek çok ülkede ve – yetersiz de olsa ülkemiz tarımının bazı kesimlerinde- kendini ispatlayan kooperatiflere , Türkiye ekonomisini ve toplumunu sulayan modellere dayanmak gerekmektedir.
Tarımsal kooperatifler, dünya ölçeğinde piyasa ekonomisinin  temel aktörleridir.  Daha da ötesi , kooperatiflere ortak çiftçiler, ülkemizin karşı karşıya bulundukları güçlükleri aşmada hükümetlere ilham kaynağı olabilirler. Borsaların diktasından bağımsız yönetişim modeli ile kuvvetli bir yerel yerleşim, toplumun her düzeyinde yaratılabilecek yeni istihdam, insana inanan bir ekonomi, vahşiliği azalmış ve daha insanileşmiş bir toplum :
İşte « İzmir Tarım Grubu »nun kooperatifler öncülüğünde geliştirmek istediği modelin özeti.

 Dr. Ayhan ÇIKIN





“SORUNLAR YUMAĞI : TARIM”-2

-        Tarımsal destekler büyük ölçüde kaldırıldı. Bir taraftan gümrüklerden mal girişlerinin kolaylaşması, diğer yandan tarımın yapısından kaynaklanan tarımsal ürün maliyetlerinin yükselmesi, tarımsal ürünlerin ihracatını kısarken ithalatında da bir patlama yarattı;
-        “Türkiye’deki kooperatiflerin rolü nedir” gibi bir soruya,  biraz geçmişe dönerek şöyle yanıt verilebilir: Cumhuriyetin Kuruluş dönemlerinde “Tarım-sanayi-ticaret” kesiminin  bütünleşmesinde özellikle  tarım kredi ve tarım satış kooperatifleri önemli  görevler alarak tarımsal üretimin artmasında ve çeşitlenmesinde  büyük rol oynamıştır. Örneğin, kırsal kesime teknik bilgiler “Tarımsal Yayım Servisi” ile ulaşırken, tarımsal girdilerin ve onu finanse edecek kredilerin, o günkü koşullarda bir tarım ve kooperatifler bankası özelliği taşıyan “T.C. Ziraat Bankası”nın eşgüdümünde “Tarım Kredi Kooperatifleri (TKK) aracılığı ile  ülkenin dört bucağındaki binlerce köye ve çiftçiye ulaştırıldı. Böylece  tarımsal üretimde  nitelik ve nicelik arttı. Bu şekilde üretilen başlıca tarım ürünleri, Tarım Satış Kooperatifleri(TSK) aracılığı ile ülkenin çeşitli bölgelerinden toplanıp işlenerek pazarlandı.  1950’lerde pancar üreticileri kooperatifleri ile Türkiye Şeker Şirketi’nin ortaklaşa çalışmasıyla şeker üretimi geliştirilmiş, tarımsal ithalat büyük ölçüde azalmış, buna karşılık tarım ürünleri ihracatı gelişmiştir. 1960’larda bugünkü “Tarımsal Kalkınma Kooperatifleri”nin atası olan “Köy Kalkınma Kooperatifleri” devreye girdi.  Türk çiftçisi, bu kooperatiflerle “kooperatifçilik teorisi” ile daha yakından tanıştı;
  Son çeyrek yüzyıldır izlenen ekonomi politikaları, tarım kesiminde kooperatifçiliği oldukça zayıflatmasına karşın tarım kesimindeki kooperatifler, hala önemli bir potansiyeli harekete geçirecek düzeydedir.
Yeter ki, uygulanan ekonomi politikaları içinde gerekli rol kendilerine sunulabilmiş olsun.

Dr. Ayhan ÇIKIN



“SORUNLAR YUMAĞI : TARIM”-1

SORUNLAR YUMAĞI : TARIM”

                                   Dr. Ayhan ÇIKIN
Çiftçinin/Tarımın  büyük sorunları var.
En önemli sorunları teknik ve ekonomik alt yapı sorunlarının hep ihmal edilmiş olmasından kaynaklanan sorunlardır :
-        Uzun yıllar  Türkiye tarımını uluslararası rekabete taşıyabilecek bir “toprak ve tarım reformu” gerçekleştirilemedi;
-        Piyasaya uyabilecek, aile emeğini tam istihdam edebilecek optimum bir işletme büyüklüğü yaratılamadı. İşletmeler küçük ve çok parçalı;
-        Tarımsal yapının bir sonucu olarak tarımsal ürün maliyetleri dünya ölçeğine göre çok yüksek ;
-        Tarımsal girdi fiyatları dünya fiyatlarına koşut gelişirken, tarımsal ürün fiyatları yeterli düzeyde oluşamıyor;
-        Tarım ve  kooperatif kesimleri  için Türkiye’de ekonomik ve hukuki  alt yapıda önemli yetersizlikler var; .
-         Her şeyden önce günümüz dünya ekonomisinde “likit sermaye”  çok önemli rol oynamaktadır;
-         Likit sermayenin iki önemli ana kaynağı vardır : tasarruflar ve  Bankacılık sistemi içinde (Merkez Bankası paraları + Bankaların yarattığı paralar)  piyasaya arz edilen nakit paralar. Her iki durumda da “Banka”  önemli rol oynar;
-         Çiftçilerin/kooperatifçilerin  tasarruflarını toplayıp onlar adına bu tasarrufları yönetecek ve yönlendirecek “Banka” olgusu çok önemlidir. Ayrıca çiftçiler /kooperatifler adına Merkez Bankası’ndan sıcak para talep edebilecek bir “Çiftçi ve Kooperatifler Bankası”  ne yazık ki Türkiye’de hala kurulamamıştır. 1937’de “Tarım ve Kooperatifler Bankası” durumuna getirilen T. C. Ziraat Bankası’nın bu statüsü 1980’li yıllarda kaldırılmıştır. Özetle, bugünkü koşullarda tarım ve kooperatif sektörü  için finansal alt yapı hazırlanmamıştır;

-        Küreselleşen bir ekonomide GATT anlaşmasını hayata geçiren Dünya Ticaret Örgütü’nün temel mantığı “bir mal nerede ucuzsa oradan alınır, nerede pahalıysa oraya satılır  şeklinde özetlenebilir;

TARIMI SÖMÜREN, ÇİFTÇİYİ YOKSULLAŞTIRAN POLİTİKALAR -2


TARIMI SÖMÜREN, ÇİFTÇİYİ TOKSULLAŞTIRAN POLİTİKALAR -2
Dr. Ayhan ÇIKIN
AB’ye girmek sorunları çözecek mi ?
Türkiye, AB’ye girme niyetini 1963’te ortaya koydu. 1980’de tam anlamıyla  piyasa ekonomisine geçişi benimsedi. Bütçe  ve dış ticaret açıklarını, iç ve dış borçlanma ile kapatmaya yöneldi. Ülke, son çeyrek yüz yıl içinde ulusal geliri boyutunda borçlandırıldı. Vergileme sistemi, adeta rant vergi sistemine dönüştürüldü. Tarım, iç ve dış ticaret hadleri aracılığı ile adeta sömürüye açıldı. Çiftçiler, kendi iç dinamiklerini harekete geçirebilecek bir eğitim sisteminden uzak kaldı. Tarım dışı kesimlerde müdahale sistemini kaldıran siyasi erkler, tarımın daha fazla sömürülmesi için, tarımsal girdi fiyatlarını yükselten, tarım ürünleri fiyatlarını düşük tutan politikalara ağırlık verdi. Çiftçi, kendini siyasi ve ekonomik konumlarda ifade edebilecek örgütlenmeden yoksun bırakıldı. Çiftçi ve işçi örgütlenmeleri üzerinde  siyasi erkin uyguladıkları kafa karıştırıcı yasal düzenlemeler ve uygulamalar, emekleriyle geçinenlerin bu sömürü sistemini kavramalarını zorlaştırdı.
Kısacası, kırsal kesim, kendi dinamiğini yaratmada yetersiz kaldı. Tarım kesimi, finansal alt yapısız bırakıldı. 1970’lerde Köy Koop hareketiyle  yaratılan dinamizm, 1980’lerde kırıldı.

1980’li yıllara doğru yoğunlaşan Stand-by anlaşmaları ile tarıma yapılan destekler, teker teker ortadan kaldırıldı. 2000’li yıllarda çıkarılan tütün ve şeker yasalarıyla, tarımın bu gözde sektörlerinin piyasa alanları yabancılara adeta peşkeş çekildi. Tarımsal KİT’ler özelleştirilerek, tarımın sanayi ve pazar ile ilişkileri kurumsuzlaştırıldı. Bunların yerine yeni  kurumsal yapılar oluşturulmadı.

Uluslararası anlaşmalar ve tarım ?
Son çeyrek yüzyıldır, Türkiye’nin siyasi sorumluları, çiftçilere Dünya ölçeğinde rekabet etmelerini söylüyorlar. 1994’de GATT Uruguay Tarım Ticaret anlaşmasını, 1995’de AB Gümrük Birliği ,Dünya Bakası ile  Stand-by anlaşmaları imzalanırken tarımın  mevcut yapısının Dünya rekabetine açılmaya elverişli olup olmadığı hiç düşünülmedi mi ? Düşünülmediyse, tarımın bu gün düştüğü sıkıntıdan sorumlu olanlar çiftçiler mi, yoksa, Türkiye’yi uluslararası rekabete açan anlaşmalara imza koyan siyasi sorumlular mı ?
AB ile bütünleşmek elbette büyük bir proje. Bu projenin getireceği olduğu gibi götüreceği de var. 1950’lerden sonra  tarıma uygulanan politikalar, çiftçiyi piyasa ekonomisine adapte olmaktan çok, 1930’ların projesi çerçevesi  içinde oluşturulan kurumsal dokulardan yararlanarak, seçimden seçime biraz yükseltilen girdi ve çıktı destekleri olmuştur.
AB  uyguladığı tarım politikaları ile önce  kendine yeterli bir tarım yarattı. 1980’lerden sonra da bu politikalarla, tarımda ihracatçı bir konuma geldi. 1960’larda tarım ürünleri bakımından net ithalatçı olan AB, bugün net ihracatçı yapıya ulaştıysa, burada piyasa mekanizması içinde kooperatifleşmenin rolü inkar edilemez.
Türkiye’nin AB müzakerelerinde en sıkıntı çekeceği dosya Tarım Dosyasıdır.

Gelecek kuşaklar rahat edebilecekler mi?
Gelecek çiftçi kuşaklarının refahı, AB ile müzakerede Türk tarafının başarısına ve uygulamalara bağlı olacaktır. Özellikle hayvancılık, tütün, pamuk, şeker ve hububat üreticilerinin oldukça sıkıntılar yaşayacağını söylemek pek te kehanet olmayacaktır. Öncelikle tarımsal alt yapıyı, tarım işletmelerini belirli bir ölçeğe getirerek rekabet gücünü geliştirmek durumundayız. Tarım- sanayi-hizmetler dizisinde yer almasını sağlayacak  örgütlenme (özellikle kooperatifçilik) konusunda örgün ve yaygın eğitim verecek önlemleri almalıyız.
Bugünkü rekabet düzeni içinde finansal yapıyla desteklenmeyen sektörlerin yaşama şansı  zordur. Onun için Türkiye, tarımı ve onun kooperatiflerini kucaklayacak bir banka sistemiyle
desteklenmesi zorunludur.

Dr. Ayhan ÇIKIN



TARIMI SÖMÜREN, ÇİFTÇİYİ YOKSULLAŞTIRAN POLİTİKALAR -1

TARIMI SÖMÜREN, ÇİFTÇİYİ TOKSULLAŞTIRAN POLİTİKALAR -1

T. Ayhan ÇIKIN


Son çeyrek yüzyıldır Türk tarımı, Cumhuriyet döneminin en bunalımlı günlerini yaşamaktadır. Yüzyıllar süren bitmez tükenmez savaşların ardından ulusal kurtuluş savaşının başarıyla sonuçlanmasında Türk halkının elindeki yegane kaynak tarımdı. Cumhuriyetin kuruluşu sonrasında  genç Türkiye’nin  yaptığı atılımlarda tek dayanak noktası tarımdı. Bugünkü sanayileşme sürecinin temel mayası, 1930’lu  yıllarda atılırken tarımdan başka basamak yapılacak bir sektör yok gibiydi. Son onlu yıllarda “Sümerbankı bitirdik, yakında tarihten silinir” söylemiyle  övünenlerin yetiştiği okullar ve sanayi kuruluşlarının hepsinin harcında Türk tarımının yadsınamaz payları vardır. Sanayileşmemiz onun omuzlarında yükseldi, dış ticareti, bankacılığı onunla öğrendik. Çok partili demokrasiye geçerken tarım odaklı tartışmalar hep gündemdeydi.

Nasıl oldu bu?
Türk ekonomisinin bu günlere gelmesinde, 1930’ların uygulamalarını eleştirenler, o günün koşullarında nasıl politikalar üretilip, yoksul bir ülkenin tek kaynağı olan tarımından nasıl bir  çağdaş Türkiye Cumhuriyeti yaratıldığını anladıklarını sanmıyorum.
 Nedir o günlerin politikasının özü?
Öncelikle tek üretim kaynağı olan toprak potansiyelini ve onun üzerindeki insan kaynağını harekete geçirebilen bir sistem yaratmak…
Yer altı kaynaklarını harekete geçiren politikalara bir yana bırakıyorum. Sadece tarım kısmını şöyle bir irdeleyelim :
- Öncelikle insan beslenmesinin temel kaynağı olan hububat  üretimini sürekli kılan ve onu pazara ve sanayiye sürekli ürün veren bir düzen kurmak (Toprak Mahsulleri Ofisi örneği);
- Ardından insanın temel giyim ihtiyacı olan pamuk ve pamuklu sanayini devreye sokmak (Tarım Satış Kooperatifleri ve  Sümerbank örneği);
- Yine insanların önemli enerji kaynağı olan şekeri elde etme çabaları (şeker pancarı tarımını geliştirme ve şeker sanayi örneği);
- Yabancıların elindeki Tütün Rejisini ulusallaştırarak yüz binlerce tütün yetiştiren aileye ve yeterli geliri olmayan maliyeye önemli gelirler yaratmak (Tekel örneği);
- Ayrıca tarımsal hammaddeleri kullanan sanayilerle (özel ve kamuya ait) tarım-sanayi bütünleşmesini sağlama çalışmaları;
- Tarımın ve tarıma dayalı sanayilerin finans desteğini yapabilecek finans kurumlaşması örneği (Ziraat Bankasının bu amaca uygun yapılandırılması ve Tarım Kredi Kooperatifleri örneği);
- Tarıma teknik girdi sağlayacak ve bunu çiftçinin tarlasına kadar ulaştıracak girdi üretimi ve dağıtım kanalları (Zirai Donatım Kurumu örneği);
- Çiftçinin beyinsel gücünü, çevresindeki kaynakları algılayabilecek bir şekilde geliştiren bir eğitim ve yayım örgütünün kurulması ( Köy Enstitüleri ve Tarımsal Yayım Teşkilatı örneği).. .
Vb…vb…
Örnekler çoğaltılabilir . 1930’lar döneminin tarım politikalarını, daha doğrusu ekonomi politikalarını şöylece özetlemek mümkündür :
“Her alanda üretimi artırmak için onun sanayisiyle, pazarıyla, hizmetler kesimiyle organik bir doku içinde çalışan bir ekonomi politikası. Zorunlu ve gerekli olarak bu politikanın en büyük aktörü Devlet olmak durumunda kalmıştır. Çünkü, yeterli sermaye, bilgi birikimi ve girişimci insan tipi yoktu. Ancak, özel girişimciyi de yolları tıkamamıştır…”

Dr. Ayhan ÇIKIN


NEDEN KOOPERATİFÇİLİK DİYORUZ ?


NEDEN KOOPERATİFÇİLİK DİYORUZ ?
             
                                   Dr. Ayhan ÇIKIN

Bir konuda başarılı olabilmek için o konuyu bilen, isteyen ve uygulamada görev alma isteği olan insanların çoğalması gerekir...
Basit ekonomik döngü, insanların ürettiği fazla ürün/hizmetleri birbiri ile değiştirme süreci ile başlar.
Daha sonra bu süreçte M-P-M' (*) süreci içinde P (Para) ekonomik süreçte önemli rol oynamaya başlar ve üretimin karşılığı olarak piyasalarda dolaşır.
Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında P (Para) ekonomiye egemen oldu. Bugün ekonomiyi yönetmek demek Parayı yönetmekle neredeyse eş anlamlıdır .
Doğaldır ki bunun sonucunda reel ekonominin en önemli temsilcileri (küçük çiftçi, küçük esnaf , vb...) banka sisteminin büyük sermaye gruplarının amaçlarına uygun çalışması nedeni ile , tasfiye sürecine girdi !..

Peki küçük üreticilerin tasfiye edilmesi kapitalist ekonomiyi kurtarabilecek mi ?
Bence bu  sorunun yanıtı "hayır "dır.
Çünkü tüketilmeyen hiç bir mal ekonomide üretim olanağı bulamaz... Mal ve hizmetleri de insanlar tüketir.
Ayrıca bu son cümleyi şöyle de söylemek mümkündür : “Tüketilemeyen mal üretilmezse, harcanamayan gelirde ekonominin başına dert olur.”
İşte son onlu yıllarda dünyada bu olgu yaşanıyor.
Özellikle yüzyıllardır üretim karşılığı olarak "rant+faiz+kar"  yani sermaye gelirleri banka stoklarında o kadar çoğaldı ki, “banka sermayesi ile sanayi sermayesinin iç içe geçişi”ni  simgeleyen bir  “finans kapital” pazarlaması ortaya çıkmıştır. Özellikle 1980'lerden bu yana "IMF+WB+ DTÖ+ ABD Maliye Bakanlığı" destekli , AGÜ'lerin ekonomilerinin yeniden yapılandırılma projesi ile "Finans Kapital"in dünyaya yayılmasının alt yapısı hazırlandı ve uygulamaya sokuldu.

Bu arada alternatif ekonomi modeli temsilcisi SSCB'de kendiliğinden sahneden çekilmek zorunda kaldı.
Pek çok kişi kapitalizmi haklı olarak eleştiriyor. Ama ona alternatif olarak çalışabilecek bir ekonomik modelleme yeterince koyamıyor .

 İşte bu süreçte "Kooperatifçilik" yeni bir ekonomik alternatif olarak varlığını hissettirdi.
Ancak "Kooperatif Model" çok esnek bir işletme modelidir... Kapitalizmin eksiklerini tamamlayan bir seçenek olarak ta kullanılabilir... Kapitalizme alternatif yeni bir ekonomik modelleme olarak ta kullanılabilir.
Tabii ki  bu tercih, toplumların siyasi tercihlerine göre oluşur.
 Hangi tercih durumu oluşursa  oluşsun, kooperatifler için şu üç unsurun iyi uygulanması ile orta/uzun vadede ekonomide bir rahatlama sağlanabilir:
1.      Her kooperatif girişim, yerel veya bölgesel düzeyde ortak bir ihtiyacın tanımı üzerine kurulur ve onu yanıtlamak için insanların işbirliği yapmasını öngörür;
2.      Kooperatif girişim üyeleri için kar aramazlar;
3.      Ekonomik demokrasi, kooperatif girişimin organizasyon tarzını belirler (bir üye-bir oy).
Özellikle 2012’de 1.cisi gerçekleştirilen, 2016’da 3. gerçekleştirilecek olan “Uluslar arası Kooperatifçilik Zirve”lerinde  kooperatifçiliğin ekonomik teoride ve uygulamadaki  yeri  çok boyutlu olarak tartışmaya gündeme taşımaktadır.

Dr. Ayhan ÇIKIN

---
(* ) M-P-M’ :  “Mal-Para- yeni Mallar” döngüsünü simgeler.




ATATÜRK, EKONOMİ VE KOOPERATİFLER



ATATÜRK, EKONOMİ VE KOOPERATİFLER
                                                           Dr. Ayhan ÇIKIN

Atatürk dönemine ait ekonomi politikaları ve kooperatifçilikle ilgili bilgiler değerlendirildiğinde aşağıdaki sonuçlara ulaşılabilir :
Atatürk döneminde tarım, sanayi ve hizmetler sektörü birbirleriyle karşılıklı bir etkileşim dokusu içinde ele alınmıştır. Bu dokunun ülkenin her tarafına aktarılabilmesi için uygun insan tipinin yetiştirilmesi için " Köy Enstitüleri" ile "iş içinde eğitim" ilkesi hayata geçirilmeğe çalışılmıştır. Köy Enstitüleri eğitim projesi ile çevresini tanıyan ve çevrenin doğal, beşeri, ekonomik kaynaklarını değerlendirebilecek insan tiplerinin yaratılması hedeflenmişti.
Öte yandan Türkiye'nin kalkınabilmesi için tarımın önce bir "artık" (fazla ) yaratabilecek bir duruma geçmesi, daha sonra bu "artık"ın denetimli olarak sanayide kullanılması gerekliydi. Böylece “sanayinin tarımsal üretimi çerçevelemesi" düşünülmüştür.
Kırsal alanlara Devletin tarımla ilgili özendirme ve desteklerinin iletilmesi ve sonuçlarının izlenmesi gerekliydi. Bunun için Tarım Bakanlığı bünyesinde güçlü bir "Tarımsal Yayım Servisi" geliştirilmeye başlandı.
Üretimin pazara sunum ve istem olarak yansıması için kooperatifçilik, sistemin tamamlayıcısı, fakat " olmazsa olmaz" bir yaklaşımla ele alınması gerekiyordu.
( Atatürk'ten sonra bu politikalarda büyük sapmalar oldu. O dönemde hazırlanan tasarımlarla oluşan kurumların etkin çalışmaması için mevcut iktidarlar elinden geleni yaptı. 1980'lerden sonra da bu kurumlar, ekonomide "kara delik" yaratıyorlar diye "özeleştirme" kapsamında tasfiye sürecine sokuldular.)
1923-1938 dönemi daha ziyade Cumhuriyet'in kuruluş dönemidir. Daha çok Türkiye'nin eğitim, hukuk, ekonomik alanlarında temel alt yapılar üzerinde durulmuştur. Bununla beraber bu süreç içinde,kooperatifçilikle ilgili yedi yasa çıkarılması, Atatürk'ün sayısız konuşmaları , konu ile ilgili 1930'lu yıllarda Kadro, Kooperatif, Kooperatifçilik, Karınca, vb.. yayınların çıkarılması ; başta üniversiteler olmak üzere bir çok okullarda kooperatifçilik derslerinin okutulması, bu dönemde kooperatifçiliğin oldukça ciddiye alındığının birer göstergesidir.

1930'lu yıllarda İstanbul Üniversitesinde görev alan G. Kessler'e, İktisatFakültesi'nde kooperatifçilik dersleri verdirilmiştir. Kessler bu konuda şunları  yazıyor: "Bugün dünya üzerinde ekonomik gücünü özençle baktığımız hiçbir ülke yoktur ki, o ülkenin ekonomisi kooperatifçiliğin omuzlarında yükselmemiş olsun" .

Mustafa Kemal, bir eylem adamı olduğu kadar bir düşün adamıdır da. Ancak o düşünce ile eylemi bir arada gerçekleştiren nadir insanlardan biridir. Onun şu sözü bunun en güzel örneğidir :
"Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra benimsemek isteyenler, bu temel üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar."

Dr. Ayhan ÇIKIN


KİŞİSEL TARİHİMİ İLGİLENDİREN BİR BELGE




Bu sabah (14 Aralık 2015) eski tozlu dosyalarımı karıştırırken kişisel tarihimle ilgili nostaljik, nostaljik olduğu kadar da ironik bir  belge ile karşılaştım.

Yıl 1992.
Henüz  üniversite rektörleri bugünkü garabet seçim sistemiyle değil, Milli Eğitim Bakanının önerisi ile Başbakan ve Cumhurbaşkanın onayı ile atanmakta. O zaman Ege Üniversitesi için demokrat öğretim üyeleri olarak bir aday çıkarmaya uğraşıyoruz. Bu konuda belirlediğimiz bir aday (şimdi rahmetli olduğu için adını anmıyorum) bir süre sonra bir başkası lehine adaylıktan vazgeçtiğini söyledi.
YÖK’ün üniversitelere getireceği olumsuzlukları ilgili mercilerle  paylaşmak amacıyla aşağıdaki dilekçeyi ve yazıyı zamanın MEB sayın Toptan Köksal’la birlikte dönemin Devlet Bakanı Prof. Dr. T. Akyol’a, Başbakan Yardımcısı Sayın Prof. Dr. Erdal İnönü’ye, Başbakan Sayın Süleyman Demirel’e göndermişim.
 Sonuç mu ?

Eeee!... beni atayacak değiller ya ….


T. Ayhan ÇIKIN