Son çeyrek yüzyıldır Türk tarımı, Cumhuriyet döneminin en
bunalımlı günlerini yaşamaktadır. Yüzyıllar süren bitmez tükenmez savaşların
ardından ulusal kurtuluş savaşının başarıyla sonuçlanmasında Türk halkının
elindeki yegane kaynak tarımdı. Cumhuriyetin kuruluşu sonrasında genç Türkiye’nin yaptığı atılımlarda tek dayanak noktası
tarımdı. Bugünkü sanayileşme sürecinin temel mayası, 1930’lu yıllarda atılırken tarımdan başka basamak
yapılacak bir sektör yok gibiydi. Son onlu yıllarda “sümerbankı bitirdik, yakında tarihten silinir”
söylemiyle övünenlerin yetiştiği okullar
ve sanayi kuruluşlarının hepsinin harcında Türk tarımının yadsınamaz payları
vardır. Sanayileşmemiz onun omuzlarında yükseldi, dış ticareti, bankacılığı
onunla öğrendik. Çok partili demokrasiye geçerken tarım odaklı tartışmalar hep
gündemdeydi.
Nasıl oldu bu ?
Türk ekonomisinin bu günlere gelmesinde, 1930’ların
uygulamalarını eleştirenler, o günün koşullarında nasıl politikalar üretilip,
yoksul bir ülkenin tek kaynağı olan tarımından nasıl bir çağdaş Türkiye Cumhuriyeti yaratıldığını
anladıklarını sanmıyorum.
Nedir o günlerin
politikasının özü ?
Öncelikle tek üretim kaynağı olan toprak potansiyelini ve
onun üzerindeki insan kaynağını harekete geçirebilen bir sistem yaratmak…
Yer altı kaynaklarını harekete geçiren politikalara bir yana
bırakıyorum. Sadece tarım kısmını şöyle bir irdeleyelim :
-
Öncelikle insan beslenmesinin temel kaynağı olan
hububat üretimini sürekli kılan ve onu
pazara ve sanayiye sürekli ürün veren bir düzen kurmak (Toprak Mahsulleri Ofisi
örneği).
-
Ardından
insanın temel giyim ihtiyacı olan pamuk ve pamuklu sanayini devreye sokmak
(Tarım Satış Kooperatifleri ve Sümerbank
örneği);
-
yine insanların önemli enerji kaynağı olan
şekeri elde etme çabaları (şeker pancarı tarımını geliştirme ve şeker sanayi
örneği[1]).
-
Yabancıların elindeki Tütün Rejisini
ulusallaştırarak yüz binlerce tütün yetiştiren aileye ve yeterli geliri olmayan
maliyeye önemli gelirler yaratmak (Tekel örneği).
-
Ayrıca tarımsal hammaddeleri kullanan
sanayilerle (özel ve kamuya ait) tarım-sanayi bütünleşmesini sağlama
çalışmaları.
-
Tarımın
ve tarıma dayalı sanayilerin finans desteğini yapabilecek finans kurumlaşması
örneği (Ziraat Bankasının bu amaca uygun yapılandırılması ve Tarım Kredi
Kooperatifleri örneği).
-
Tarıma teknik girdi sağlayacak ve bunu çiftçinin
tarlasına kadar ulaştıracak girdi üretimi ve dağıtım kanalları (Zirai Donatım
Kurumu örneği).
-
Çiftçinin beyinsel gücünü, çevresindeki
kaynakları algılayabilecek bir şekilde geliştiren bir eğitim ve yayım örgütünün
kurulması ( Köy Enstitüleri ve Tarımsal Yayım Teşkilatı örneği).. .
-
Vb…vb…
Örnekler çoğaltılabilir . 1930’lar döneminin tarım
politikalarını, daha doğrusu ekonomi politikalarını şöylece özetlemek mümkündür
:
“Her alanda üretimi artırmak için onun sanayisiyle, pazarıyla,
hizmetler kesimiyle organik bir doku içinde çalışan bir ekonomi politikası.
Zorunlu ve gerekli olarak bu politikanın en büyük aktörü Devlet olmak durumunda
kalmıştır. Çünkü, yeterli sermaye, bilgi birikimi ve girişimci insan tipi
yoktu. Ancak, özel girişimciyi de yolları tıkamamıştır… “
Bugün övündüğümüz tekstil sanayi , bu politikanın eseridir.
Ne yazık ki, bu ülkenin bir bakanı çıkıp ta , “Sümerbankı bitirdik… “
sözüne bu kesimden bir tepki beklerdim… Ne yazık ki böyle bir tepki göremedim.
Bu politikaların rüzgarıyla 1980’li yıllara kadar dünyada
iyi gelişen, dünyaya örnek gösterilen bir tarımsal gelişme yaşadık. Sonra ne
oldu da Türk tarımı bugünkü “hazan”
mevsimine girdi ?
Tarımda rüzgarlar niye tersine esmeye
başladı ?
Bunun pek çok nedenleri sıralanabilir :
-
tarımsal yapının bozukluğu,
-
tarımı
finanse eden bir bağımsız banka
sisteminin olmayışı,
-
Türk çiftçisinin kendi öz potansiyelinin tarımda
bir dinamizm yaratamaması, vb…
-
Vb.. pek çok nedenler ileri sürülebilir.
Bunlar alt yapı
sorunlarıdır. Alt yapı sorunlarının çözümü de siyasi sorumlulara aittir.
**
AB’ye girme sorunları çözecek mi ?
Türkiye, AB’ye girme niyetini 1963’te ortaya koydu. 1980’de
tam anlamıyla piyasa ekonomisine geçişi
benimsedi. Bütçe ve dış ticaret
açıkları, iç ve dış borçlanma ile kapatılmaya yönelindi. Ülke, son çeyrek yüz
yıl içinde ulusal geliri boyutunda borçlandırıldı. Vergileme sistemi, adeta
rant vergi sistemine dönüştürüldü. Tarım, iç ve dış ticaret hadleri aracılığı
ile adeta sömürüye açıldı. Çiftçiler, kendi iç dinamiklerini harekete
geçirebilecek bir eğitim sisteminden uzak kaldı. Tarım dışı kesimlerde müdahale
sistemini kaldıran siyasi erkler, tarımın daha fazla sömürülmesi için, tarımsal
girdi fiyatlarını yükselten, tarım ürünleri fiyatlarını düşük tutan
politikalara ağırlık verdi. Çiftçi, kendini siyasi ve ekonomik konumlarda ifade
edebilecek örgütlenmeden yoksun bırakıldı. Çiftçi ve işçi örgütlenmeleri
üzerinde siyasi erkin uyguladıkları kafa
karıştırıcı yasal düzenlemeler ve uygulamalar, emekleriyle geçinenlerin bu
sömürü sistemini kavramalarını zorlaştırdı.
Kısacası, kırsal kesim, kendi dinamiğini yaratmada yetersiz
kaldı. Tarım kesimi, finansal alt yapısız bırakıldı. 1970’lerde Köy Koop
hareketiyle yaratılan dinamizm, 1980’lerde
kırıldı. Örneğin, tarım ve kooperatiflerin finans alt yapısı çeşitli
bahanelerle engellendi. 1970’lerde, Köy Koop’un satın aldığı bir banka, dönemin
maliye bakanı tarafından bir gecede, sermaye artırımı yapılarak, bu bankanın o
yıllardaki bir başbakanın yeğenine aktarılması sağlandı. 1980’li yıllara doğru
yoğunlaşan Stand-by anlaşmaları ile tarıma yapılan destekler, teker teker
ortadan kaldırıldı. 2000’li yıllarda çıkarılan tütün ve şeker yasalarıyla,
tarımın bu gözde sektörlerinin piyasa alanları yabancılara adeta peşkeş
çekildi. Tarımsal KİT’ler özelleştirilerek, tarımın sanayi ve pazar ile
ilişkileri kurumsuzlaştırıldı.
Bunların yerine yeni kurumsal yapılar
oluşturulmadı. Örneğin Yunanistan, Türkiye’deki TMO’sine benzer bir kurumunu
özelleştirirken, bunu alabilecek ve yönetebilecek çiftçi kooperatiflerini
yaratmak için 15 yıl uğraş verdi.
Uluslararası anlaşmalar ve tarım ?
Son çeyrek yüzyıldır, Türkiye’nin siyasi sorumluları,
çiftçilere Dünya ölçeğinde rekabet etmelerini söylüyorlar. 1994’de GATT Uruguay
Tarım Ticaret anlaşmasını, 1995’de AB Gümrük Birliği ,Dünya Bakası ile Stand-by anlaşmaları imzalanırken
tarımın mevcut yapısının Dünya
rekabetine açılmaya elverişli olup olmadığı hiç düşünülmedi mi ?
Düşünülmediyse, tarımın bu gün düştüğü sıkıntıdan sorumlu olanlar çiftçiler mi,
yoksa, Türkiye’yi uluslararası rekabete açan anlaşmalara imza koyan siyasi
sorumlular mı ?
AB ile bütünleşmek elbette büyük bir proje. Bu projenin
getireceği olduğu gibi götüreceği de var. 1950’lerden sonra tarıma uygulanan politikalar, çiftçiyi piyasa
ekonomisine adapte olmaktan çok, 1930’ların projesi çerçevesi içinde oluşturulan kurumsal dokulardan
yararlanarak, seçimden seçime biraz yükseltilen girdi ve çıktı destekleri
olmuştur. Türkiye’nin mali politikaları, reel üretim yerine, rant tipi
vergilendirmeye dönük olduğundan, tarım politikaları, piyasada oluşan fiyatlar
yoluyla bu açığı kapatacak şekilde organize edildi. AB uyguladığı tarım politikaları ile önce kendine yeterli bir tarım yarattı.
1980’lerden sonra da bu politikalarla, tarımda ihracatçı bir konuma geldi.
1960’larda tarım ürünleri bakımından net ithalatçı olan AB, bugün net ihracatçı
yapıya ulaştıysa, burada piyasa mekanizması içinde kooperatifleşmenin rolü
inkar edilemez.
Türkiye’nin AB müzakerelerinde en sıkıntı çekeceği dosya
Tarım Dosyasıdır. Bunun nedenleri bütün ayrıntılarıyla basında yer almaktadır.
Tarımda son yarım yüzyıldır yapamadığımızı şimdi AB kanalıyla yapmak durumunda
kalacağız. Bu , en az bir nesil çiftçinin oldukça sıkıntılı yıllar geçireceği
anlamındadır.
Gelecek kuşaklar rahat edebilecekler
mi ?
Gelecek çiftçi kuşaklarının refahı, AB ile müzakerede Türk
tarafının başarısına ve uygulamalara bağlı olacaktır. Özellikle hayvancılık,
tütün, pamuk, şeker ve hububat üreticilerinin oldukça sıkıntılar yaşayacağını
söylemek pek te kehanet olmayacaktır. Öncelikle tarımsal alt yapıyı, tarım
işletmelerini belirli bir ölçeğe getirerek rekabet gücünü geliştirmek
durumundayız. Tarım- sanayi-hizmetler dizisinde yer almasını sağlayacak örgütlenme (özellikle kooperatifçilik)
konusunda örgün ve yaygın eğitim verecek önlemleri almalıyız.
Bugünkü rekabet düzeni içinde finansal yapıyla
desteklenmeyen sektörlerin yaşama şansı
zordur. Onun için Türkiye, tarımı ve onun kooperatiflerini kucaklayacak
bir banka sistemi oluşturmak zorunludur.
Dr. Ayhan ÇIKIN
[1]
Türkiye’de ilk şeker fabrikasının temeli 1925’de Uşak’ta atılmıştır; ilk şeker
üretimi Alpullu şeker fabrikasında gerçekleştirilmiştir; 1933’de Eskişehir,
1934’de Turhal şeker fabrikaları devreye girmiştir. 1932 yılında Şeker
Enstitüsü kurulmuştur (AÇ).

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder