Köylere
gittiğimde çiftçi arkadaşlarımın çeşitli şikayetlerini dinledim. Bu şikayetler
daha çok şu noktalarda toplamaktadır:
1. Alet-ekipman,tohumluk,damızlık,gübre,tarım
ilaçları vb. gibi satın aldıkları girdilerin pahalılığı;
2. Sattıkları ürünlerin
fiyatlarının düşüklüğü;
3. “Devlet Babanın” eskisi gibi
çiftçilere ilgi göstermediği.
Aslında 1980’lere kadar Türk çiftçisi
devlet tarafından sürekli korunmuş ve desteklenmiştir. Devlet bunu yaparken
bazı amaçlar gütmüştür. Bu amaçları şöylece özetlemek mümkündür:
a. Öncelikle “Türk insanının besin güvenliğini”
sağlamak için başta buğday olmak üzere, çeşitli ürünleri desteklemek, pazarını
organize etmek için resmi ve yarı resmi
nitelikli örgütler kurmuştur. Örneğin, hububat üretiminin sürekliliğini
sağlamak için, Toprak Mahsulleri Ofisi’ni
( TMO), şeker üretimi için Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’ni,
hayvansal ürünler için Süt Endüstrisi
Kurumu (SEK) ve Et ve Balık
Kurumu(EBK)’nu devreye sokmuştur.
b. Ülkeye döviz kazandırmak ve
ülkede gelişen sanayi için (örneğin tekstil
sanayi) hammadde olan ürünlerin pazarlarını organize etmeyi amaçlayan bazı
önlemler almıştır. Örneğin tütün için Tekel’i;
pamuk,kuruüzüm,fındık,zeytinyağı, kuruincir gibi doğrudan dışa satılabilen ürünlerin pazarını
organize etmek için Tarım Satış
Kooperatifleri’ni 1935’lerde devreye sokmuştur.
c. Ayrıca çiftçinin modern
girdiler (gübre,ilaç,alet-ekipman,vb.) temin etmesi görevini de Türkiye Zirai Donatım Kurumu(TZDK)’na
vermiştir.
d. Bütün bu üretim,pazarlama ve
değerlendirme işlerinin yapılabilmesi için özel bir finans kuruluşuna ihtiyaç
duyulmuştur: Bunun için de bankacılık sistemi içinde T.C.Ziraat Bankası’na özel görev verilmiştir. Küçük çiftçilerin
kredi ihtiyaçlarını gidermek için de Ziraat
Bankası öncülüğünde Tarım Kredi
Kooperatifleri sistemi devreye sokuldu.
e. Teknik yeniliklerin ve yeni
tarımsal girdilerin ve teknolojilerin çiftçiye hızla ulaştırılması için de bir “Teknik Ziraat Yayım Servisi” kuruldu.
Bütün
bunların hepsi bir anda oluşmadı. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte başlayan bu atılımlar,1960’larda en üst
düzeylere ulaştı; bir çoğu hala etkilerini sürdürebilmektedirler.
Hükümetler, çiftçilerin gelirinin büyük
çoğunluğunu oluşturan ürünlerin (tütün,pamuk,şeker pancarı,kuru
üzüm,buğday,vb.) pek çoğunun fiyatlarını tesbit ediyor ve bu ürünlerin
alımında, özel sektörün yanında, kendi kurduğu ve/veya yönlendirdiği kuruluşları
görevlendiriyordu. Ayni şekilde başta gübre,alet-ekipman, vb. modern tarım
girdilerinin de çiftçiye maliyetinin
altında ulaşmasında Devlet kendi
kuruluşları aracılığı ile (örneğin TZDK, TKK,TSK, vb.) gerçekleştiriyordu. Bu
arada da sanayi ve hizmetler gibi
sektörlerinde gelişmesini
dikkatle izliyor ve Türkiye’de
piyasa sisteminin çalışabilmesi için
yeterli arz ve talep
oluşmasının alt yapısını hazırlıyordu.
Bu durum,
ufak tefek aksamalarla, 1980’lere kadar sürdü. 1980’lerde ‘devlet korumacılığındaki tarım’ ve ‘ithal ikame ve devlet korumacılığındaki sanayi’ politikalarında,
dolayısıyla ekonomide önemli tıkanıklar meydana gelmeye başladı. 1980’lere
kadar, açıkladığı fiyatlarla, izlediği alım-satım politikalarıyla ekonomiyi
yönlendiren devlet, bu işlevini terk etmeyi kararlaştırdı. Çünkü fiyatları
oluşum sistemi, ekonomideki kaynakların akılcı
dağıtılmadığını gösteriyor ve fiyatların
oluşum süreci piyasa mekanizmasına bırakılıyordu.
Pekala
fiyatlar piyasada nasıl oluşuyor? Klasik cevap, piyasaya arz edilen mal miktarı
ile piyasadan talep edilen mal miktarına
göredir.Bu tanım tam rekabet piyasasının
geçerli olduğu ortam için doğrudur. Oysa
çiftçiler alırken de, satarken de bu kuralın içinde iken, çiftçiye mal satan ya
da çiftçiden malalan kesim bu tanıma pek yakın bir piyasa içinde değildir.
Örneğin 1-2 ton ayçiçeği üreten onbinlerce çiftçinin margarin sanayicileri
karşısındaki durumunu; birkaç ton pamuk üreten binlerce çiftçinin tekstil
sanayicileri karşısındaki durumunu; 300-400 kg. tütün üreten yüzbinlerce
çiftçilerin 3-5 tütün tüccarının karşısındaki durumlarını herhalde kolayca değerlendirebilirsiniz. Ayni
şekilde gübre, tarımsal ilaç,alet-ekipman satın alırken bir çiftçinin konumu da
bundan farklı değildir. Özetle bir çiftçi, ne kadar büyük çiftçi olursa olsun,
tek başına kendi aldığı ve sattığı ürünün fiyatını belirleyecek gücü yoktur.
Günümüz dünyasında işlenmiş gıda mallarının yaklaşık ¾’ünü on adet çokuluslu
şirketin ürettiği ve pazarladığı düşünülürse, çiftçilerin kendi ürünlerinin
ve kullandığı girdilerin fiyatlarını oluşturmada ne kadar güçsüz oldukları
ortadadır. Yıllardır kol kanat geren Devlet
aradan çekilip elindeki birçok kuruluşları da sattığına göre, durum daha da
kritiktir. Öyleyse çiftçiler kendilerine şu soruları sormak ve cevaplarını
aramak zorundadırlar:
-
Soru: Çiftçi olarak gelirim
düşük mü?
-
Yanıt: Evet
-
Soru: Gelirimin düşük olmasının
nedenleri ne?
-
Yanıt: Aldığım girdilerin
fiyatları pahalı, sattığım ürünlerin fiyatları düşük.
-
Soru: Pekala,çiftçi olarak tek
başıma bu fiyatları kendi lehime değiştirebilir miyim?
-
Yanıt: Hayır. Çünkü benim çiftçi
olarak aldığım ve sattığım ürünlerin miktarları toplam ülke arz ve talebinin
binde birlerinin altındadır. Yani çok azdır. Fiyatların oluşumuna etkin bir şekilde
katkıda bulunamam.
-
Soru: Öyleyse ne yapmalıyım?
-
Yanıt: Fiyat düzeyini
oluşturabilecek miktarda piyasaya mal arzetmeli ve piyasadan mal talep
etmeliyim.
-
Soru: Pekala, bunu nasıl
gerçekleştirebilirim?
-
Yanıt: Ayni tip mal üreten ve
girdi kullanan çok sayıdaki çiftçinin pazara mal satarken ve pazardan mal
alırken ortaklaşa hareket etmesiyle
olacaktır.
Bu sorular ve yanıtlar
uzatılabilir. Ancak derinliğine analiz şunu ortaya çıkarmaktadır: çiftçi, piyasa karşısında satışlarını ve
satın aldıklarını birleştirebilen bir örgütlenmeye gitmek zorundadır. Yani
çiftçi “ekonomik açıdan örgütlenmeli”dir.
Bunun ise ekonomi bilimindeki adı “kooperatifleşmek”tir.
Burada
tamamlayıcı bir noktayı da değinmeliyim. Bütün ekonomik olayların
yönlendirilmesinde, ekonomi ve tarım politikalarının üretilip uygulamaya
aktarılmasında hükümetlerin önemli rolleri vardır. Öyleyse çiftçilerin tarım
politikaları üretme, uygulama koşullarını belirleme konusunda da, kısacası
siyasal mekanizmayı etkileme açısından
da örgütlenmeleri gerekir. Bu Ziraat
Odaları ve
Çiftçi Sendikaları şeklinde olabilir.
Eğer çiftçiler, köylerden
başlayarak ilçe,il,bölge ve ülke düzeyinde ekonomik örgütleri olan kooperatiflerini, mesleki örgütleri
olan ziraat odalarını
güçlendirdikleri zaman, yukarıda belirttiğimiz şikayetlerinden
kurtulacaklardır. Türk çiftçisi böyle bir örgütlenmeyi rahatlıkla başarabilecek
düzeydedir. Yeter ki uygun ortamlar hazırlansın.
ÇİFTÇİ ve KÖY DÜNYASI DERGİSİ
Sayı:108. 1993
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder