Önemli
olan mevcut kooperatifleri anonim şirketlere dönüştürmek değildir. Çiftçilerin
kooperatiflerde örgütlenmesini sağlayarak, kooperatiflerin kendi aralarında
anonim şirketler kurarak dev yatırımlara
yönelmelerini sağlamaktır.
Çiçeği burnunda Sanayi ve Ticaret Bakanı
Sayın R.K. Yücelen,Bakanlığına bağlı Tarım
Satış Kooperatifleri ve Birlikleri’nde yeniden düzenlemeye
(reorganizasyona) gidileceğini belirterek, “bu birlikleri anonim şirkete
dönüştürmek en önemli amacımız.Üreticinin hakkını korumak ve bu işletmelerde
çalışan işçileri işyerlerine ortak etmek istiyoruz. Bu sayede birliklerimizi
daha üretken ve daha rantabl duruma getireceğiz” demektedir(1).
‘Anonim şirket’ sermaye şirketidir. Daha
çok sermayenin getirisini enyükseklemeyi amaçlayanların kurdukları
şirketlerdir. Tarım işletmeleri ise küçük aile işletmeleridir. Bu işletmelerin
toplam tarım işletmelerindeki payı, AT ülkelerinde % 93’ten, ABD’de % 80’den,
Türkiye’de % 98’den fazladır. Bu işletmelerin tipik özelliği, üretimde
kullanılan üretim etmenlerinin (faktörlerinin), özellikle işgücünün aileye ait
olmasıdır. Tarım kesiminde “aile-işletme
özdeşliği” tarımsal sorunları ekonomik boyuttan sosyo-ekonomik, hatta
‘sosyo-ekonomiko-politik’ boyutlara taşımaktadır. O nedenle çiftçi sadece sermayesine en yüksek getiri
arayan bir girişimci değildir. O, ailesine ait toprağı, işgücünü, sermayeyi
kendi girişimciliği altında ürüne dönüştürdüğünden, ürün aracılığı ile tüm
aileye ait ‘üretim etmenlerinin gelirini’ enyükseklemeyi aramaktadır. O nedenle
ya ürününü en düşük maliyetle üretecek ya da ürününü en yüksek bir değerden
pazarlamanın yollarını arayacaktır. Piyasa mekanizması içinde çiftçinin bu
sorununu çözebilecek tek örgütlenme biçimi ‘kooperatifler’dir.
Burada girmeyi amaçladığımız AT
ülkelerinde tarımsal kooperatiflerin durumları hakkında biraz bilgi aktarayım:
1983-1989 arasında 12 AT ülkesinde tarımsal kooperatiflere ortak sayısı ,
çiftçi sayılarının azalmasına karşın, artmıştır. Bu kooperatiflerin yıllık iş
hacmi, yılda % 7.7 artarak 153 milyar ECU’ya (Avrupa para birimi) ulaşmıştır.
Tarımsal kooperatiflerin iş hacminin, AT-12’nin brüt tarımsal gelire oranı,
1983’te %66 iken bu oran 1989’da % 82’ye yükselmiştir.
Günümüzde her mal grubu için dünyanın ‘tek
Pazar’ olma sürecine girdiği gözlenmektedir. Türkiye’nin böyle bir pazarda
rekabet edebilmesi için hızla sanayileşmesi gerekmektedir. Türkiye’de sanayinin
finansmanı için kaynak yaratabilecek en önemli sektör tarımdır. 1930’lu
yıllarda uygulamaya konulan “tarımsal
üretimi artırma + tarımdan öteki kesimlere kaynak aktarma için kurumsallaşma”
politikasının yerine, 1980’lerde piyasa mekanizmasını tam anlamıyla
işletilmesiyle ‘iç ticaret hadlerine’
(fiyat makasına) bırakılmış, öte yandan başta ‘et ve süt ürünleri’ olmak üzere
serbest bırakılan dışalım (ithalat) ile
tarımın dünya piyasaları ile ayni fiyat düzeyinde çalışması
istenmiştir.
Oysa tarımla alış-veriş içinde bulunan
tarım-dışı kesim dev firmaları ile tam rekabeti ortadan kaldırırken; gelişmiş
ülkelerin tarım sektörü daha büyük işletmelerde maliyeti düşüren daha ileri
teknolojilerle çalışıp dev firmalarla rekabet edebilecek dev kooperatif
girişimlerde örgütlenmişken, Türk çiftçisinin böyle bir rekabet ortamına
örgütsüz girmesi, sadece Türk tarımı için değil Türk sanayii ve ekonomisi
içinde büyük bir handikap olacaktır.(Burada UNIDO’nun yaptığı bir araştırmanın
bir bulgusunu aktarmakla yetineceğim: 2000’li yıllara girerken dünyada işlenmiş
gıda maddeleri pazarının yüzde 72’sini on çokuluslu şirket denetleyecektir.)
Günümüz Türkiye ekonomisi şöyle bir ikili
durumla karşı karşıyadır: bir yandan kalkınmak için sanayileşme başta gelen bir
koşuldur; sanayileşmenin finansmanı için de tarımdan kaynak aktarmak
zorunludur; bu kaynak aktarma işlemi de piyasa mekanizması içinde yapılacaktır.
Öte yandan ise çalışan nüfusun yarısından fazlasını istihdam eden tarım
kesiminin ulusal gelirden aldığı pay son derecede düşüktür; bu kesimin
gelirinin yükseltilmesi gerekli ve zorunludur; bu gerçekleştirilmezse seçim
sistemine dayalı siyasal sisteme sık sık “geçici müdahale rejimleri” ile ara
verilmesi durumu ortaya çıkabilecektir.
Durum böyle olunca 1980’lerde kolay
yöntemler seçilmiş, sanayileşme için kaynak aktarım işlevi piyasa mekanizması
ile ‘iç ticaret hadlerine’
bırakılmış; tarımsal kesimin gelir artışı ya
verimlilik yükselmelerine bırakılmış ya da kesimin ‘kendine bırakılanla’ yetinmesine imkan veren yöntemler
geliştirilmiştir. Bu politikalar tarımsal gelirin daralması yanında, tarıma
dayalı, özellikle tarıma girdi üreten sanayilerinde daralmasına yol açmıştır.
Bu uygulamalar, tarımın bazı önemli dallarında –özellikle süt hayvancılığında-
kendine yeterli bir üretime dönmesinde rol oynamıştır.
Önemli olan piyasa mekanizması içinde, ‘tarımsal fazla’ların belirli bir bölümünü tarıma bırakabilecek,
iç ticaret hadlerini kendi lehlerine çalıştırabilecek, böylece hem sanayiye
kaynak aktaran, hem çiftçi gelirini yükseltme, hem de demokratik siyasal rejimi
koruma ve geliştirme konusunda tarımsal politikalar üretme ve uygulamaya
sokmaktır. Bu politikaların özünde kooperatifler
merkez halkayı oluşturmaktadırlar. Önemli olan mevcut kooperatifleri anonim
şirketlere dönüştürmek değildir. Çiftçilerin kooperatiflerde örgütlenmesini
sağlayarak kooperatiflerin kendi aralarında anonim şirketler kurarak dev
yatırımlara yönelmelerini sağlamaktır. Örneğin Fransa, son 20 yılda
kooperatifler lehine izlediği politikalarla, besin (gıda) sektöründe faaliyet
gösteren 60 büyük firma arasına 23 kooperatif girişimi, AT’nin 100 büyük
tarım-gıda firması arasına 9 kooperatif girişimi sokmayı başarmıştır.
Türkiye ekonomisini
yönetenlere şunu belirtmek istiyorum:
“Türkiye tarımsız, tarım kooperatifsiz gelişemeyecektir”.
Cumhuriyet,21.08.1991
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder