22 Ocak 2013 Salı

ÇİFTÇİNİN HAKKI ANCAK KOOPERATİFLERLE KORUNABİLİR



     Önemli olan mevcut kooperatifleri anonim şirketlere dönüştürmek değildir. Çiftçilerin kooperatiflerde örgütlenmesini sağlayarak, kooperatiflerin kendi aralarında anonim şirketler kurarak  dev yatırımlara yönelmelerini sağlamaktır.


      Çiçeği burnunda Sanayi ve Ticaret Bakanı Sayın R.K. Yücelen,Bakanlığına bağlı Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri’nde yeniden düzenlemeye (reorganizasyona) gidileceğini belirterek, “bu birlikleri anonim şirkete dönüştürmek en önemli amacımız.Üreticinin hakkını korumak ve bu işletmelerde çalışan işçileri işyerlerine ortak etmek istiyoruz. Bu sayede birliklerimizi daha üretken ve daha rantabl duruma getireceğiz” demektedir(1).

      ‘Anonim şirket’ sermaye şirketidir. Daha çok sermayenin getirisini enyükseklemeyi amaçlayanların kurdukları şirketlerdir. Tarım işletmeleri ise küçük aile işletmeleridir. Bu işletmelerin toplam tarım işletmelerindeki payı, AT ülkelerinde % 93’ten, ABD’de % 80’den, Türkiye’de % 98’den fazladır. Bu işletmelerin tipik özelliği, üretimde kullanılan üretim etmenlerinin (faktörlerinin), özellikle işgücünün aileye ait olmasıdır. Tarım kesiminde “aile-işletme özdeşliği” tarımsal sorunları ekonomik boyuttan sosyo-ekonomik, hatta ‘sosyo-ekonomiko-politik’ boyutlara taşımaktadır. O nedenle  çiftçi sadece sermayesine en yüksek getiri arayan bir girişimci değildir. O, ailesine ait toprağı, işgücünü, sermayeyi kendi girişimciliği altında ürüne dönüştürdüğünden, ürün aracılığı ile tüm aileye ait ‘üretim etmenlerinin gelirini’ enyükseklemeyi aramaktadır. O nedenle ya ürününü en düşük maliyetle üretecek ya da ürününü en yüksek bir değerden pazarlamanın yollarını arayacaktır. Piyasa mekanizması içinde çiftçinin bu sorununu çözebilecek tek örgütlenme biçimi ‘kooperatifler’dir.

       Burada girmeyi amaçladığımız AT ülkelerinde tarımsal kooperatiflerin durumları hakkında biraz bilgi aktarayım: 1983-1989 arasında 12 AT ülkesinde tarımsal kooperatiflere ortak sayısı , çiftçi sayılarının azalmasına karşın, artmıştır. Bu kooperatiflerin yıllık iş hacmi, yılda % 7.7 artarak 153 milyar ECU’ya (Avrupa para birimi) ulaşmıştır. Tarımsal kooperatiflerin iş hacminin, AT-12’nin brüt tarımsal gelire oranı, 1983’te %66 iken bu oran 1989’da % 82’ye yükselmiştir.

      Günümüzde her mal grubu için dünyanın ‘tek Pazar’ olma sürecine girdiği gözlenmektedir. Türkiye’nin böyle bir pazarda rekabet edebilmesi için hızla sanayileşmesi gerekmektedir. Türkiye’de sanayinin finansmanı için kaynak yaratabilecek en önemli sektör tarımdır. 1930’lu yıllarda uygulamaya konulan “tarımsal üretimi artırma + tarımdan öteki kesimlere kaynak aktarma için kurumsallaşma” politikasının yerine, 1980’lerde piyasa mekanizmasını tam anlamıyla işletilmesiyle ‘iç ticaret hadlerine’ (fiyat makasına) bırakılmış, öte yandan başta ‘et ve süt ürünleri’ olmak üzere serbest bırakılan dışalım (ithalat) ile  tarımın dünya piyasaları ile ayni fiyat düzeyinde çalışması
istenmiştir.

      Oysa tarımla alış-veriş içinde bulunan tarım-dışı kesim dev firmaları ile tam rekabeti ortadan kaldırırken; gelişmiş ülkelerin tarım sektörü daha büyük işletmelerde maliyeti düşüren daha ileri teknolojilerle çalışıp dev firmalarla rekabet edebilecek dev kooperatif girişimlerde örgütlenmişken, Türk çiftçisinin böyle bir rekabet ortamına örgütsüz girmesi, sadece Türk tarımı için değil Türk sanayii ve ekonomisi içinde büyük bir handikap olacaktır.(Burada UNIDO’nun yaptığı bir araştırmanın bir bulgusunu aktarmakla yetineceğim: 2000’li yıllara girerken dünyada işlenmiş gıda maddeleri pazarının yüzde 72’sini on çokuluslu şirket denetleyecektir.)

      Günümüz Türkiye ekonomisi şöyle bir ikili durumla karşı karşıyadır: bir yandan kalkınmak için sanayileşme başta gelen bir koşuldur; sanayileşmenin finansmanı için de tarımdan kaynak aktarmak zorunludur; bu kaynak aktarma işlemi de piyasa mekanizması içinde yapılacaktır. Öte yandan ise çalışan nüfusun yarısından fazlasını istihdam eden tarım kesiminin ulusal gelirden aldığı pay son derecede düşüktür; bu kesimin gelirinin yükseltilmesi gerekli ve zorunludur; bu gerçekleştirilmezse seçim sistemine dayalı siyasal sisteme sık sık  “geçici müdahale rejimleri” ile ara verilmesi durumu ortaya çıkabilecektir.

      Durum böyle olunca 1980’lerde kolay yöntemler seçilmiş, sanayileşme için kaynak aktarım işlevi piyasa mekanizması ile ‘iç ticaret hadlerine’ bırakılmış; tarımsal kesimin gelir artışı ya   verimlilik yükselmelerine bırakılmış ya da kesimin ‘kendine bırakılanla’ yetinmesine imkan veren yöntemler geliştirilmiştir. Bu politikalar tarımsal gelirin daralması yanında, tarıma dayalı, özellikle tarıma girdi üreten sanayilerinde daralmasına yol açmıştır. Bu uygulamalar, tarımın bazı önemli dallarında –özellikle süt hayvancılığında- kendine yeterli bir üretime dönmesinde rol oynamıştır.
      
      Önemli olan piyasa mekanizması içinde, ‘tarımsal fazla’ların belirli bir bölümünü tarıma bırakabilecek, iç ticaret hadlerini kendi lehlerine çalıştırabilecek, böylece hem sanayiye kaynak aktaran, hem çiftçi gelirini yükseltme, hem de demokratik siyasal rejimi koruma ve geliştirme konusunda tarımsal politikalar üretme ve uygulamaya sokmaktır. Bu politikaların özünde kooperatifler merkez halkayı oluşturmaktadırlar. Önemli olan mevcut kooperatifleri anonim şirketlere dönüştürmek değildir. Çiftçilerin kooperatiflerde örgütlenmesini sağlayarak kooperatiflerin kendi aralarında anonim şirketler kurarak dev yatırımlara yönelmelerini sağlamaktır. Örneğin Fransa, son 20 yılda kooperatifler lehine izlediği politikalarla, besin (gıda) sektöründe faaliyet gösteren 60 büyük firma arasına 23 kooperatif girişimi, AT’nin 100 büyük tarım-gıda firması arasına 9 kooperatif girişimi sokmayı başarmıştır.
Türkiye ekonomisini yönetenlere şunu belirtmek istiyorum: “Türkiye tarımsız, tarım kooperatifsiz gelişemeyecektir”.      
                                                                                   Cumhuriyet,21.08.1991          

Hiç yorum yok: