Pazartesi, 21 Şubat 2011
Yıllarca
iktidar olmuş bir partinin genel başkanının , İzmir’de verdiği bir demeç, bir
gazetemizde “Tarım Böyle Zulüm Görmedi” başlığı ile Türk toplumuna yansıtıldı .
Doğru bir tespit. Ancak tarımın bu duruma gelmesinde geçmiş iktidarların
yanılgıları yok mu ? Yıllardır piyasa ekonomisine geçmeye, tarımı piyasa
ekonomisi içinde koruyan kamu kuruluşlarını ve kooperatifleri devre dışına
çıkarmaya uğraş verenler bu zihniyetin temsilcileri değil miydi? Tarım
ürünlerinin dünya piyasalarına entegre olmasını, Türkiye’ye her türlü tarım ve
gıda ürünlerinin kolaylıkla girmesine imkan sağlayan Gümrük Birliği, GATT ve
Dünya Ticaret Örgütleri, vb… ait uluslararası anlaşmalar imzalanırken Türk
tarımının yapısı, dünya ile rekabet edebilecek şekilde programlandı mı ?
Ortalama 50 dekar ve teknolojik donanımı zayıf olan tarım işletmeleriyle,
AB’nin , ABD’nin dev işletmeleri ile nasıl rekabet edeceği konuları hangi
siyasi iktidarın programlarında yer aldı? Türk tarımının yapısından dolayı ürün
maliyetleri, gelişmiş ülkelerin tarımsal maliyetlerinden yüksek. Bunu
düşürebilmek için hangi politikalar siyasal partilerimizin gündeminde yer
alıyor ? Pek çok örneğine tanık oldum : Türkiye’de ürün fiyatlarının pahalı
olmasından dolayı Brezilya’dan buğday ithal eden makarna sanayicilerini,
ABD’den, Yunanistan’dan,vb.. pamuk ithal eden tekstil sanayicilerini, vb..
ibretle izledim.Türkiye , buğdayın anavatanıdır; pamuk üretiminde Türkiye dünya standartlarının üstündedir. Sanayicilerimiz, tarımla bütünleşme konularında neden proje üretemiyorlar? Bugün, Güney Kore , Hindistan, Çin, Meksika, Kanada, vb .. ülkeler neden ve nasıl hızla gelişiyorlar? Ülkenin, işgücü başta olmak üzere, yerli kaynaklarını harekete geçiren bir sanayileşme politikası uygulayarak .
Pekala, çiftçilerimiz uluslararası bir rekabete ayak uydurabilecek bir şekilde hazırlanabildi mi? Bir defa eğitim düzeyi olarak oldukça eksikleri var. Çiftçilerimizin ortalama eğitim düzeyi 5 yılın altında. Bu eğitim düzeyi, yeni tarım tekniklerini izlemeye yetmiyor. Ayrıca eğitimdeki yetersizlikler maliyetlere olumsuz etkiliyor. İşletmeler çok küçük ve çok parçalı. Girdileri ve ürünlerini teminde ve pazarlamada çoğunluğu tek başına; batıdaki gibi kooperatiflerden yararlanma olanakları çok kısıtlı. Mevcut kooperatifler de , 1980’lerden beri “ekonominin yeniden yapılandırılması” projelerine kurban edildi. 1930’ların dünyaya örnek kuruluşları olan Tarım satış kooperatifleri ile Tarım kredi kooperatiflerinin, Ziraat Bankasının,tarımsal kit’lerin,vb.. içi boşaltıldı. 1970’lerde gelişen Köy kalkınma kooperatiflerinin önü kesildi. Çiftçinin düşüncesi kooperatifleşme yönünde geliştirilemedi. Çiftçi, piyasa sistemi içinde kendi ayakları üzerinde oturabilecek bir sisteme kavuşturulmadı. Bir Çin atasözünü hatırlarsak “ çiftçiye balık tutma yerine balık verilerek” oyları alınmağa çalışıldı. Türk çiftçisi, örgütsüz, bankasız , dünya piyasasında örgütlü ve her türlü finansal sistemle donatılmış gelişmiş ülkelerin çiftçileri ile rekabetin ortasında yalnız ve donatımsız bırakıldı. Şöyle bir soru takılıyor kafama : iktidar ve muhalefet partileri, piyasa sistemi içinde çiftçilerin nasıl bir yapılanma ile yer almasını istiyorlar ? Bir çözüm projeleri var mı?
Gelişmiş ülkelere bakıldığında tarımdaki gelişmelerin özelliğini üç başlık altında toplamak mümkündür(Çıkın,1992):tarımsal ürünlere talebin uluslararası bir nitelik kazanması; tarımsal ürünlerin işlenmesi ve pazarlanmasında kooperatiflerin önemli bir rol oynaması; çiftçi düşüncesinin kooperatifleşme yönünde evrimleşmiş olması.
Oysa Türkiye yıllardır bir tarım ve toprak reformu programı uygulayamadı; o nedenle tarımının yapısından doğan elverişsizlik nedeniyle dünya ölçeğinde rekabete açılması sıkıntılar yaratmaktadır. Tarımın asli öğesi olan çiftçilerin eğitim ve örgütlenme bilinç ve düzeyi yetersiz bırakılmıştır; o nedenle çiftçiler, kendi sorunlarını kendi olanaklarıyla çözebilme becerilerinden uzak kalmışlardır . Hemen hemen her dönemde siyasi iktidarlardan girdi fiyatlarını ucuzlatma, ürün fiyatlarını yüksek belirleme isteminde olmuşlardır. Tarıma ait yeni katma değerler yaratan, tarıma dayalı sanayi ve ticaret kesimlerine katılacak bir yapılanmaya giremediklerinden salt hammadde niteliğindeki ürünlerinden elde ettikleri gelirleriyle yaşamak zorunda kalmışlardır. Çünkü, Türkiye’de sermaye birikimi tarıma dayandırılmıştır. Dış sömürüsü bulunmayan ve dışa satacak teknoloji ve ağır sanayi ürünü olmayan Türkiye, sermaye birikimini fiyat makası yoluyla tarımını sömürerek gerçekleştirmektedir. Bunun en tipik örneği 24 Ocak 1980 kararları ve çeyrek yüzyıldır izlenen politikalardır. İşin en ilginci ülke yöneticilerinin şu anda en önemli kurtarıcı olarak gördükleri, ülkeye nasıl ve hangi koşulda olursa olsun, yabancı sermaye çekmektir. Dikkat edin, ülkeye gelen yabancı sermaye yeni yatırımlar için gelmiyor; mevcut kuruluşları ucuza kapatmak için geliyor. Dahası üretimin ilk halkalarında değil, tüketimin son halkalarında yer alarak yaptığı harcamayı en kısa sürede geri almak için; ve ön koşul olarak ülkenin siyasi ve hukuki yapılandırılmasını etkileyerek. Bilindiği gibi ülke üretiminin en önemli öğesi kar ve faizlerdir.. Türkiye kar ve faiz üretiminde dünya da ön sıralarda gelen bir ülke konumuna getirilmiştir. Karlar ve faizler de sermayeye göre dağıtıldığından, gelecekte başta çiftçilerimiz olmak üzere, ülkenin üretici güçleri büyük sıkıntılar çekeceklerdir.
Yabancı sermaye Türkiye’yi değil, Türkiye yabancı sermayeyi yönlendirebilmelidir. Siyasette temel kuraldır: yönetemeyeni, yönetirler. “Gazap Üzümleri” ABD’li bir yazarın, John Steinbeck’in bir romanının adı. Okur yazar çiftçilerimiz bu romanı okuyabilirler mi?
21.02.2011
Dr. Ayhan ÇIKIN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder