24 Ocak 2013 Perşembe

EKONOMİNİN ÇOĞULLAŞMASI


Salı, 19 Nisan 2011
Kapitalizm ne kadar gelişirse gelişsin, özellikle geleneksel  aile işletmeciliğini tasfiye edememiştir. Geleneksel işletmelerin en tipik özelliği,başta ailenin işgücü karşılığı olmak üzere, işletme gelirini en yükseklemektir. Oysa sermaye girişimi niteliğindeki kapitalist işletmenin temel amacı,  işletme karını azamileştirmektir.
Kapitalizme alternatif olarak 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan “merkezi planlı ekonomi ” uygulamaları da üretimi ve bölüşümü gerçekleştirebilecek işletme tipleri yaratamamıştır. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde tıkanan kapitalizmin bunalımlarını aşmada “devlet müdahalelerini” öngörenkeynesçi uygulamalar da 1960’lı yılların ortalarından itibaren tıkanmaya başlamıştır. 1930’larda Türkiye’nin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında da birçok Batı Avrupa ülkesinin başlattığı “devlet korumacılığı” ve “sosyal devlet” kavramı , 1990’li yıllarda tartışılmaya başlanmıştır.  
21. yüzyıla girerken dünya ekonomisinin gündemine “küreselleşme” oturmuştur. Küreselleşme, net bir kavram görüntüsü vermemekle beraber ekonomide rekabetin ön plana çıkması gerektiğini “ana çerçevesine” yerleştirmiş durumdadır. Ancak toplumlarda gelir bölüşümünün  “sosyal adalet” ilkeleri içinde olması, demokratik toplumların her zaman temel amaçlarından biri olmuştur. 21. yüzyılın başlarındaki rekabet koşullarına 19. yüzyılın rekabetçi kapitalizminden farklı bakmak, “üretim ve bölüşüm” sistemini farklı algılamak gerekir. Özetle, ekonomik krizlerin olumsuz etkilerini yumuşatmak için  “üretimin tüketimi”, “tüketimin de üretimi” dinamik bir şekilde etkileyebilecek araçları bulmak ve “üretim ve bölüşümü” ortak bir zemine oturtmak gerekir.
Kapitalist sistemin gündeminde her zaman “önce üret sonra bölüş” ilkesi egemen olmuştur. Oysa bölüşüm, özellikle emek açısından üretim süreci içinde işletmelerde oluşmaktadır. Kapitalist ilkelere göre, üretimin büyük bir kısmıkârlar yoluyla azınlık bir grubun elinde kaldığından, “makro-ekonomik denge” kurulamamakta ve sık sık ekonomik bunalımlar, dolayısıyla siyasal bunalımlar gündeme gelmekte ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde demokrasiler için ana tehdit kaynağını oluşturmaktadırlar. Türkiye gibi ülkeler, gelir dağılımının bozukluğundan dolayı kolayca ekonomik bunalımlara girmekte, bu olguda siyasal istikrarsızlığa yol açmaktadır. Bundan dolayı “yeni ekonomik yapılanmaları” hedef alan politikalar, “üretim ve bölüşüm modelleri” ni bir arada ve birbirine etkileşimli bir sistem içinde ele almalıdır. Bu model, üretimi teşvik etmeli, üretimi büyütebilecek sermaye birikimine katkıda bulunmalı ve “bölüşümü” sosyal adalet ilkelerine göre gerçekleştirebilmelidir. Yani burada tüketim kararlarını alanlarla üretime çeşitli şekillerde katılanların pazarlık gücünü dengeleyen bir örgütlenme mekanizması devreye sokulmalıdır. İşte böyle bir modelin oluşmasında rol alabilecek başlıca kuruluşlardan biri de  kooperatiflerdir.
Dünya ekonomisi 1980’den sonra büyük bir kırılma göstermiştir. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra kapitalizm ve onun uzantısı emperyalist sömürü mekanizması seçeneksiz bir konuma geldiği izlenimi, iletişim teknolojisindeki gelişmelerin desteği ile,  sürekli topluma pompalanmaktadır. Doğada seçeneksiz bir olgu bulmak mümkün değildir. Bilim de, doğadaki farklı seçeneklerin en uygununu bulma ve topluma sunma metodolojisidir. Teknoloji ise bilimin yaşama geçirilmesini imkan kılan aygıtları üretme sürecidir. Ekonomi de mevcut teknolojilerden yaralanarak insanın gereksinim duyduğu mal ve hizmetleri üretip onları bir  “pazar çerçevesi” içinde sunmaktır. Bu açıdan bakıldığında son onlu yıllarda öne sürülen en önemli olgu“küreselleşme” olgusudur. O nedenle bilimde, teknolojide ve ekonomik alanlarda yeni gelişen olayları çok iyi algılamak, iyi yorumlamak ve  uluslararası sermayenin dayattığı ve seçeneksiz (!) olarak sunduğu çözümlemelerin karşısına yani seçenekler sunmak gerekir.
Bu nedenle  şu soruların yanıtlarının iyi verilmesi gerekir :
·         Geçmişte olduğu gibi, bugün de ekonomik iktidar belirli ellerde mi toplanmıştır? Küreselleşme bu soruna nasıl yaklaşıyor?
·         Ekonomik iktidar ile siyasal iktidarlar giderek kaynaşıp birleşiyor mu? Bunları kaynaştırıp birleştiren ulusal ve uluslararası kurumlar nelerdir?
·         Görünüşte siyasiler tarafından ekonomiden elini çeken devlet, birileri adına ekonomiye daha fazla mı müdahale ediyor?
·         Çok uluslu şirketlerin kar oranlarındaki gerilemesi gerçekte neyi ifade ediyor ? (Tekelleşmenin arttığına mı ? Yoksa rekabetin geliştiğine mi);
·         Ekonomi, daha geniş  bir sermaye birikimine yol açmak ve pazar hazırlamak için mi yönlendiriliyor?
·         İzlenen bütün bu politikalar neo-emperyalist bir politikanın benimsenmesi zorunluluğunu mu ortaya koyuyor?
Bu ve buna benzer soruların yanıtlarını tartışırken, Yeni Dünya Düzeni olarak sunulan “Ekonominin Küreselleşmesi” olgusunun insanları , özellikle emeği ile geçinen insanlarının sorunlarını pek çözüm üretemediği gözleniyor. Öte yandan  Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve yandaşlarının 70 yıllık uyguladığı “Merkezi Planlı Ekonomi” yaklaşımının, ekonomide pazar sistemi içinde rekabetin önemini ortaya çıkardığı genel  kabul görmektedir.  Rekabetin ekonomide rasyonelliği getireceği, üretim faktörlerinin verimli kullanmanın koşullarını yaratacağı kabul edilir. Rekabetçi pazar ekonomisinde gelirlerin bölüşümünde  iki yaklaşımın olduğu kabul edilir:
Bireysel gelir bölüşümü: Piyasa ekonomisi yanlıları, herkesin piyasaya sunduğu mal , hizmet veya faktör miktarlarına göre, arz ve talep kanununun işlemesi sonucunda, elde edeceği gelirin, ekonomik kaynakların hareketliliğinde itici bir güç oluşturduğunu kabul ederler. İnsanlar, piyasada oluşacak fiyatlara göre piyasaya mal/hizmet veya üretim faktörü (emek, sermaye,vb..) sunarlar. Bu günkü ekonomi bilgilerimiz ışığında ekonomideki kaynakların harekete geçmesi ve insanların ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetlerin gerektiği kadar üretilmesini çözümlediği için bu alandaki rekabet, ekonomiye canlılık getirmektedir. Önemli olan bu sistemin çalışmasını adil kılacak hukuki alt yapının kurulması ve çalıştırılmasıdır. İnsanların rekabet alanında, ekonomi kuralları çerçevesinde haklarını aramaları için kuracakları örgütler ve onların çalıştıracağı işletmeler önemli roller oynayabilir.
Fonksiyonel gelir bölüşümü : Yine ekonomik teoriye göre, üretim faktörleri belirli adlar altında üretimden kendisine düşen payları alırlar. Ulusal üretimden emek, ücret ; sermaye, faiz ; doğa , rant; girişimci, kar adıyla paylarını alırlar. Ancak bunların oluşumu her ne kadar mal ve faktör piyasalarında oluşan fiyatlara bağlı olsa da, faktör sahipleri arasındaki dağılımı, makro-ekonomik yaklaşımlarla, dolayısıyla siyasi tercihlerle oluşur. O nedenle toplum içindeki bazı gruplar, devletin ekonomiden elini çekmesini isterken, ayni devletin makro-ekonomik kararları verecek siyasi örgütlenmeden çekilmesini istemezler. Hatta o karar mekanizmalarını etkileyerek, ya da kontrol ederek fonksiyonel gelir bölüşümünden kendi gruplarına ( özellikle kar ve faiz oranlarını yüksek, ücreti düşük tutarak) yüksek pay almanın yollarını ararlar. Bu mekanizmanın en önemli aracı siyasi erk ve onun izleyeceği ekonomi politikalarında kullanacağı (Merkez Bankaları,vb..) araçlardır. O nedenle devlet mekanizması, her toplumsal sınıf/grup  için mutlaka denetlenmesinde rol alınması gereken bir aygıttır.
Sözün özü :
Geleceğin siyasal yapılanması laik, çoğulcu ve demokratik olmak durumundadır. Bu yapılanmanın gerçekleşmesi içinde ekonominin çoğullaşması ve demokratikleşmesi gerekir. Emeği ile geçinenler, bir yandan mal ve faktör piyasalarında oluşacak örgütlerde (kooperatifler, sendikalar,vb..) yer alırken, diğer taraftan da demokratik bir anlayışla devleti yönetecek  siyasal oluşumlarda da (sendika, siyasal parti,vb..) yer almalıdırlar.
T.Ayhan ÇIKIN

Hiç yorum yok: