Salı, 19 Nisan 2011
Kapitalizm ne kadar gelişirse gelişsin,
özellikle geleneksel aile işletmeciliğini tasfiye edememiştir.
Geleneksel işletmelerin en tipik özelliği,başta ailenin işgücü karşılığı olmak
üzere, işletme gelirini en yükseklemektir. Oysa sermaye girişimi niteliğindeki
kapitalist işletmenin temel amacı, işletme karını azamileştirmektir.
Kapitalizme alternatif olarak 20.
yüzyılın başlarında ortaya çıkan “merkezi planlı
ekonomi ” uygulamaları da üretimi ve bölüşümü gerçekleştirebilecek işletme tipleri
yaratamamıştır. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde tıkanan kapitalizmin bunalımlarını
aşmada “devlet müdahalelerini” öngörenkeynesçi uygulamalar da 1960’lı yılların ortalarından itibaren tıkanmaya
başlamıştır. 1930’larda Türkiye’nin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında da birçok
Batı Avrupa ülkesinin başlattığı “devlet korumacılığı” ve “sosyal devlet” kavramı , 1990’li yıllarda tartışılmaya başlanmıştır.
21. yüzyıla girerken dünya ekonomisinin
gündemine “küreselleşme” oturmuştur. Küreselleşme,
net bir kavram görüntüsü vermemekle beraber ekonomide rekabetin ön plana çıkması gerektiğini “ana çerçevesine” yerleştirmiş
durumdadır. Ancak toplumlarda gelir bölüşümünün “sosyal adalet” ilkeleri içinde olması, demokratik toplumların her zaman temel
amaçlarından biri olmuştur. 21. yüzyılın başlarındaki rekabet koşullarına 19.
yüzyılın rekabetçi kapitalizminden farklı bakmak, “üretim ve bölüşüm” sistemini farklı algılamak gerekir. Özetle, ekonomik
krizlerin olumsuz etkilerini yumuşatmak için “üretimin tüketimi”, “tüketimin de üretimi” dinamik bir şekilde
etkileyebilecek araçları bulmak ve “üretim ve bölüşümü” ortak bir zemine
oturtmak gerekir.
Kapitalist sistemin gündeminde her zaman
“önce üret sonra bölüş” ilkesi egemen
olmuştur. Oysa bölüşüm, özellikle emek açısından üretim
süreci içinde işletmelerde oluşmaktadır. Kapitalist ilkelere göre, üretimin büyük
bir kısmıkârlar yoluyla azınlık bir grubun elinde
kaldığından, “makro-ekonomik denge” kurulamamakta ve sık
sık ekonomik bunalımlar, dolayısıyla siyasal bunalımlar gündeme gelmekte ve
özellikle gelişmekte olan ülkelerde demokrasiler için ana tehdit kaynağını
oluşturmaktadırlar. Türkiye gibi ülkeler, gelir dağılımının bozukluğundan
dolayı kolayca ekonomik bunalımlara girmekte, bu olguda siyasal istikrarsızlığa
yol açmaktadır. Bundan dolayı “yeni ekonomik
yapılanmaları” hedef alan politikalar, “üretim ve bölüşüm modelleri” ni bir arada ve
birbirine etkileşimli bir sistem içinde ele almalıdır. Bu model, üretimi teşvik etmeli, üretimi büyütebilecek sermaye birikimine
katkıda bulunmalı ve “bölüşümü” sosyal adalet ilkelerine göre
gerçekleştirebilmelidir. Yani burada tüketim kararlarını
alanlarla üretime çeşitli şekillerde katılanların pazarlık gücünü dengeleyen
bir örgütlenme mekanizması devreye sokulmalıdır. İşte böyle bir modelin
oluşmasında rol alabilecek başlıca kuruluşlardan biri de kooperatiflerdir.
Dünya ekonomisi 1980’den sonra büyük bir
kırılma göstermiştir. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra
kapitalizm ve onun uzantısı emperyalist sömürü mekanizması seçeneksiz bir
konuma geldiği izlenimi, iletişim teknolojisindeki gelişmelerin desteği
ile, sürekli topluma pompalanmaktadır. Doğada seçeneksiz bir olgu bulmak
mümkün değildir. Bilim de, doğadaki farklı seçeneklerin en uygununu bulma ve
topluma sunma metodolojisidir. Teknoloji ise bilimin yaşama geçirilmesini imkan
kılan aygıtları üretme sürecidir. Ekonomi de mevcut teknolojilerden yaralanarak
insanın gereksinim duyduğu mal ve hizmetleri üretip onları bir “pazar çerçevesi” içinde sunmaktır. Bu açıdan bakıldığında son onlu yıllarda öne sürülen en
önemli olgu“küreselleşme” olgusudur. O nedenle bilimde, teknolojide ve ekonomik alanlarda yeni gelişen olayları çok iyi
algılamak, iyi yorumlamak ve uluslararası sermayenin dayattığı ve seçeneksiz
(!) olarak sunduğu çözümlemelerin karşısına yani seçenekler sunmak gerekir.
Bu nedenle şu
soruların yanıtlarının iyi verilmesi gerekir :
·
Geçmişte olduğu gibi, bugün de ekonomik
iktidar belirli ellerde mi toplanmıştır? Küreselleşme bu soruna nasıl yaklaşıyor?
·
Ekonomik iktidar ile siyasal iktidarlar
giderek kaynaşıp birleşiyor mu? Bunları kaynaştırıp birleştiren ulusal ve
uluslararası kurumlar nelerdir?
·
Görünüşte siyasiler tarafından
ekonomiden elini çeken devlet, birileri adına ekonomiye daha fazla mı müdahale
ediyor?
·
Çok uluslu şirketlerin kar oranlarındaki
gerilemesi gerçekte neyi ifade ediyor ? (Tekelleşmenin arttığına mı ? Yoksa
rekabetin geliştiğine mi);
·
Ekonomi, daha geniş bir sermaye
birikimine yol açmak ve pazar hazırlamak için mi yönlendiriliyor?
·
İzlenen bütün bu politikalar
neo-emperyalist bir politikanın benimsenmesi zorunluluğunu mu ortaya koyuyor?
Bu ve buna benzer soruların yanıtlarını
tartışırken, Yeni Dünya Düzeni olarak sunulan “Ekonominin Küreselleşmesi” olgusunun insanları , özellikle emeği
ile geçinen insanlarının sorunlarını pek çözüm üretemediği gözleniyor. Öte
yandan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve yandaşlarının 70 yıllık
uyguladığı “Merkezi Planlı Ekonomi” yaklaşımının,
ekonomide pazar sistemi içinde rekabetin önemini ortaya çıkardığı genel
kabul görmektedir. Rekabetin ekonomide rasyonelliği getireceği,
üretim faktörlerinin verimli kullanmanın koşullarını yaratacağı kabul edilir.
Rekabetçi pazar ekonomisinde gelirlerin bölüşümünde iki yaklaşımın olduğu
kabul edilir:
Bireysel gelir
bölüşümü: Piyasa ekonomisi yanlıları, herkesin piyasaya sunduğu mal , hizmet veya
faktör miktarlarına göre, arz ve talep kanununun işlemesi sonucunda, elde
edeceği gelirin, ekonomik kaynakların hareketliliğinde itici bir güç
oluşturduğunu kabul ederler. İnsanlar, piyasada oluşacak fiyatlara göre
piyasaya mal/hizmet veya üretim faktörü (emek, sermaye,vb..) sunarlar. Bu günkü
ekonomi bilgilerimiz ışığında ekonomideki kaynakların harekete geçmesi ve
insanların ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetlerin gerektiği kadar üretilmesini
çözümlediği için bu alandaki rekabet, ekonomiye canlılık getirmektedir. Önemli
olan bu sistemin çalışmasını adil kılacak hukuki alt yapının kurulması ve
çalıştırılmasıdır. İnsanların rekabet alanında, ekonomi kuralları çerçevesinde
haklarını aramaları için kuracakları örgütler ve onların çalıştıracağı
işletmeler önemli roller oynayabilir.
Fonksiyonel gelir
bölüşümü : Yine ekonomik teoriye göre, üretim faktörleri belirli adlar altında
üretimden kendisine düşen payları alırlar. Ulusal üretimden emek, ücret ; sermaye, faiz ; doğa , rant; girişimci, kar adıyla paylarını
alırlar. Ancak bunların oluşumu her ne kadar mal ve faktör piyasalarında oluşan
fiyatlara bağlı olsa da, faktör sahipleri arasındaki dağılımı, makro-ekonomik
yaklaşımlarla, dolayısıyla siyasi tercihlerle oluşur. O nedenle toplum içindeki
bazı gruplar, devletin ekonomiden elini çekmesini isterken, ayni devletin
makro-ekonomik kararları verecek siyasi örgütlenmeden çekilmesini istemezler.
Hatta o karar mekanizmalarını etkileyerek, ya da kontrol ederek fonksiyonel
gelir bölüşümünden kendi gruplarına ( özellikle kar ve faiz oranlarını yüksek,
ücreti düşük tutarak) yüksek pay almanın yollarını ararlar. Bu mekanizmanın en
önemli aracı siyasi erk ve onun izleyeceği ekonomi politikalarında kullanacağı
(Merkez Bankaları,vb..) araçlardır. O nedenle devlet
mekanizması, her toplumsal sınıf/grup için mutlaka denetlenmesinde rol
alınması gereken bir aygıttır.
Sözün özü :
Geleceğin siyasal yapılanması laik,
çoğulcu ve demokratik olmak durumundadır. Bu yapılanmanın gerçekleşmesi içinde
ekonominin çoğullaşması ve demokratikleşmesi gerekir. Emeği ile geçinenler, bir
yandan mal ve faktör piyasalarında oluşacak örgütlerde (kooperatifler,
sendikalar,vb..) yer alırken, diğer taraftan da demokratik bir anlayışla
devleti yönetecek siyasal oluşumlarda da (sendika, siyasal parti,vb..)
yer almalıdırlar.
T.Ayhan ÇIKIN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder